İnsanları kalma

Bilinmeyen yıkıcı bir felaket, dünyayı sonsuz bir okyanusa çevirdi ve son hayatta kalma adada, evlerini bulma hayali gibi hapishanedeki dağınık adalara kilitlendi. Sal oyunlarımızın arayışı, onları bulmak ve olanların gerçekliğini keşfetmek, hayatta kalabilen ve onlara katılabilecek başka insanları bulmak. 17. The Road – Yol (2009) (IMDB: 7.3) Kitap uyarlaması olan çarpıcı film, kıyamet sonrasını yaşanan felaketleri konu alıyor. Bir babanın oğlunun kurtarmak için verdiği hayatta kalma çabasını yansıtan film, Charlize Theron, Viggo Mortensen, Guy Pearce gibi başarılı oyuncuları da kadrosunda barındırıyor. Koronavirüs salgını nedeniyle yüzlerce ülkede genel veya kısmî sokağa çıkma yasakları uygulanıyor. (Fakat ülkemizde de olduğu gibi birçok insan 'evde kal' kuralını ihlal ediyor) Vaka sayıları ve ölümlerin hızla arttığı İtalya'da sadece yiyecek ve ilaç almak için dışarı çıkılmasına izin verilirken yüzbilerce insan sokağa çıkarak kamu düzenini bozuyor. Fas'ta bulunan 300 bin yıldan eski insan fosilleri, ilk insanların ortaya çıkışını 100 bin yıl geriye çekti. Araştırmayı yürüten Prof. Hublin, insanların Doğu Afrika'daki bir ... İnsanlar Neden Boşanmaz - Evli Kalma Nedenleri Nedir ? Bugüne kadar herkes insanlar neden evlenir, evlenme sebepleri nedir diye yazıyordu ben iste tam tersi evli çiftlerin anlaşamadıkları halde neden evli kalmaya devam etkilerini yazacam. Hayatta kalma konulu filmlerde odaklandığım nokta, insana verdiği ilham ve motivasyon. Ayrıca insanın limitlerini gözler önüne serip, düşüncelere de sevk ediyor böyle filmler. Hele bir de filmdeki olayın gerçekten yaşandığını bilmek insanı daha da geriyor ve adeta filmin içine sokuyor. Akşamdan kalma tedavisi arayışı, kayıtlı tarih kadar eski. Bilinen en eski tedavi yöntemi biyolojik temeli olan “köpek tüyü” yöntemi. Sarhoşluk aşamasında alkol içmeye devam ederseniz, vücudunuz metanolü toksinlere metabolize etmeyi bırakacak ve daha sonra metanolü bırakarak etanol işlemeye geri dönecektir. Bazı insanlar doğuştan şanslı oluyor.Video’da göreceğiniz bu insalar mucizevi şekillerde hayata tutunmayı başarmıştır.Aslında olayın diğer tarafından bakarsanız bu insanların gerçekten şanslı mı yoksa şanssızmı olduğuna karar vermek zor.Karşınızda tehlikeler atlamış 8 insan ve bunların mucizevi hatta kalma öyküleri. Hamile kalmak isteyen bir kadına verilebilecek en önemli tavsiye bedenini tanımasıdır, bilhassa regl döngüsünü iyi bilmelidir, diyor Chicago’daki Northwestern Medicine’ın Doğurganlık ve Üreme Tıbbı bölümünde tüp bebek programının tıbbi direktörü ve aynı zamanda bir üreme endokrinoloğu ve kısırlık uzmanı olan Dr. Mary Ellen Pavone. Bazı Şeyler Hiç Değişmez! İnsanı Anlamsızca Mutlu Eden Çocukluktan Kalma 17 Alışkanlık Ana Sayfa > Cafe. Bender Onedio Üyesi. 9 PAYLAŞIM 15/10, 01:01 17/10, 08:15. Facebook'ta Paylaş Twitter'da Payla ...

Kaptan Victarion Greyjoy

2020.10.19 21:03 TengristKham Kaptan Victarion Greyjoy

İsim: Victarion
Unvan: Nagga'nın Çekici'nin Kaptanı
Yaş: 22
Meslek: Gemi Kaptanı
Hikaye:
FS 159'da Pyke'da gecede dünyaya gözlerini açtı. Fırtınanın nemini, deniz suyunun tuzlu kokusunu, dalgaların taşlara çarpmasını ve gemilerin fırtınada hayatta kalma çabasını duyarak dünyaya gelmesi onun kaderine işaretti. O da ataları gibi, babası gibi bir demir adam olacaktı, damarlarında denizin tuzlu suyu akıyordu. Bir Demir Adam olacaktı, Kaptan olacaktı, Amiral olacaktı, babasından sonra Orak Lordu olacaktı belki de. Kesinlikle denizcilik konusunda .
Erken Yaşam
Geniş omuzlu, uzun boylu, kaslı bir vücut yapısına sahipti Victarion. Uzun siyah saçlı, denizi içine çekmiş gibi bir tona sahip mavi gözleri vardı bu Greyjoy çocuğunun. Ona ilk eğitimlerini babası vermişti; Navigasyonculuk, Haritacılık, Kaptanlık, bir balta ile nasıl savaşması gerektiği ve Parmak Dansı. Bu dans eğitimi sırasında neredeyse elinden olacaktı Victarion, tabi eğer ani bir manevra yapıp diğer eliyle baltayı tutmasaydı. Deniz onun tutkusuydu, yaşam biçimiydi, hayata tutunuş sebebiydi. Deniz ve Victarion, bu ikisi birbirine tutkuyla aşık olan bir çift gibiydi. Deniz Victarion'u çağırır, Victarion giderdi. Victarion denize çıkmak istediğinde deniz onu bir sevgili gibi kucaklardı. Bu aşka mani olmak isteyen tek düşman, fırtınalardı. Habis fırtınalar bu aşkı ayırmak için şimşeklerini gönderir, denizi dalgalandırırdı. Aşıklar daha ne kadar fırtınanın getireceği hazin sondan kurtulacaktı, bunu ancak Fırtına Tanrısı denen şeytan ve Boğulmuş Tanrı bilebilirdi.

Haklının Başkaldırışı
Victarion 14 yaşındayken önemli bir olay olmuştu, bunak Querron'un kurnaz kaya karısı Adalar'da hükmetmeye başlamıştı. Babası Urron ise isyan etmiş ve hakkı olan tahtı için başkaldırı düzenlemişti. Victarion babası ile farklı gemilerde hücuma geçmişlerdi. Victarion'un daha kendini kanıtlayamaması sebebiyle babasının gemisine binememişti. O farklı bir gemide kürekçi-savaşçıydı. Savaş başladığında Victarion bir şeyi fark etmişti, yetersizdi. Öğrendikleri, gördükleri, yaşadıkları. Burada savaşması için, kaptan olması için yetersizdi. Savaşın sonuna kadar gemide olduğu birlik ile hücum etmişti, o gemiden tanıdığı insanları kaybetmişti. Gözünün önünde birileri ölmüştü. Bu 14 yaşındaki Victarion için ağır olabilir, eğer bir Greyjoy olmasaydı, eğer babasından eğitimler almasaydı. Ama ilk defa çelik ile ölen birini görmenin şaşkınlığını yaşamıştı. Kendini toparlamak için kendine bir iki tokat atmış, kendine geldiğindeyse onun boyuna uygun çift el baltası ile hücuma devam etmişti. Ekip arkadaşlarından savaş alanının ilk dersini öğrenmişti. Savaşta öldürdüğün kişinin malları senin olurdu, buna Çelik ile ödeme derlerdi. Savaşın sonunda Victarion'un durumu şöyleydi; sağ kolunda 4 çizik 2 kesik, sol kolunda 1 çizik 5 kesik, yüzünde sağ taraftaki kaşını ayırıp göz altına kadar inen bir çizik. Üstündeki eşyalardan daha iyi eşyaları meydandan almış ve daha iyi bir zırha bürünmüştü, belkide değiştirmediği tek şeyi baltasıydı. Onunla beraber savaşmış, onu korumuş, düşmanlarının canını almıştı. saraya girdiklerinde ise babası tahtında oturmaya başlamıştı bile. Savaştan sonra ise Victarion bir karar almıştı, sıfırdan başlayacaktı.

Sıfırdan Başlangıç
Victarion savaştan sonra aldığı karara uyarak sabah vakti üstündeki kıyafetleri sokak çocuklarına uygun şekilde düzenlemişti. Görünümünde ona göre ayarlamış(Tozlarla üstünü pisletmek, kömür ile üstünü çizip etmek) saçlarını iyice dağıtmıştı. Daha sonra odasından gizlice ayrılmış ve saraydan ayrılmıştı. Daha sonrasında limana inmiş ve orada bir gemi kaptanının yanına gelerek gemisinde çalışmak istediğini söylemişti. Kaptan onu süzdükten sonra kürekçi olmasında kanaat getirmiş ve Victarion'un 9 yıllık yolcuğu başlamıştı. Bu 9 yıl içinde Victarion Westeros'un tüm liman bölgelerini, Pentos'u, Lys'i Tyrosh'u, Braavos'u, Lorath'ı, Yaz Adalar'ını, Meeren'i, Yunkai'yi, Astapor'u, Qohor'u, Ibben'i, Qarth'ı ve Yi-Ti'yi gezmiş görmüştü. Bu yerlerde yeni diller öğrenmişti; Valyria dili, Yaz Dili, Ticaret Dili. Bunun haricinde gemide yükselmişti, hemde oldukça iyi bir şekilde. Öyle ki buradan öğrendiği şeyler hayatına etki edecekti. Yaptığı görevler ise şu şekilde; Haritacı, Gözcü, Davulcu, Çevirmen, Serdümen ve Yardımcı Kaptan. Kaptan'ın ölümü ile birlikte ise gemi kaptanı olmuştu, kaptan olmak için 8 yıl boyunca uğraşmıştı Victarion. Kaptan olduğunda ise ilk iş olarak kendisine bir gemi siparişi vermişti. Flaması Greyjoy Krakeni gibiydi, farklar ise Kraken'in gri olması ve gözlerinin ortasında kendi kırmızı şekilde olan kendi sembolü vardı. Siparişi tamamlanana kadar Ticaretine devam etmiş ve gemisi tamamlandığında ise kaptan olduğu gemiyi yardımcısına bırakmış ve mürettebata son bir görev vermişti. Gemisini Pyke'a götüreceklerdi. Gemisine ise Nagga'nın Çekici ismini verdi. O gün Victarion'un kalbi gurur doluydu.
Görünüm: Uzun boylu, kaslı ve geniş omuzlu. Uzun siyah saçlı, bıyıksız siyah sakallı. Deniz mavisi gözlü, sağ gözünde kaşından başlayıp göz altında biten bir çiziğe sahip.
Yelkencilik: III
Navigasyon: III
Güç: III
Lider: I
Discord Nick: TengristKham#5939
submitted by TengristKham to buz_ve_atesin_dunyasi [link] [comments]


2020.10.14 06:04 sum-poopins Anlam Arayışı ve Kölelik

Dünyada anlam bulmadan yaşamanın bir imkanı yoktur (Burada anlamdan kastedilen, içsel bir değer değil, insanın bir nevi tatmin bulması, yaptığı şeyleri ve yaşadığı hayatı "buna değer" görmesidir). Diğer hayvanlar gibi, sadece hayatta kalarak yaşama imkanımız yoktur. İnsanlar en ilkel zamanlarda bile ruhlar, tanrılar vb. diye etraflarında gördüklerini anlamlandırmış/açıklamıştır. Çok zor koşullarda yaşayan insanlar, hayatta kalma denilen olayda bir anlam bulmuş. Burada bir anlam yaratmış. Bu açıdan bakıldığında, bir insan için en yıkıcı şeylerden birisi anlam kaybıdır. Daha doğrusu, anlam kaybı denilen şey kompleks bir süreçtir ve pek çok etmenin bir göstergesidir. Örneğin yaşanılan mutsuzluk, kontrol kaybı, güçsüzleşme vb. durumların bir yansıması da anlam kaybıdır. Bu açıdan bakıldığında, siyaset felsefesi gibi toplumsal süreçlerle dünyayı açıklamak bir anlam yaratmaktadır. Lakin aktivizm gibi uğraşlar anlam yaratabildiği gibi onu yok edebilmektedir de. Örneğin, şu an Türkiye koşullarında yegane anlamı burada arayan bir kişi bu uğraştan mutsuz ve tükenmiş olarak çıkacaktır. Siyasette anlam/açıklama bulmanın kötülüğünden değil fakat bir nevi siyaset bağımlısı olmanın diğer anlam yollarını bastırmasından kaynaklanan bir durumdur. Bu tarz durumlarda yapılması gereken siyaset veya siyaset felsefesiyle bağı koparmaya çalışmak değil fakat başka mecralarda da anlam bulmaktır.
Birçok ideoloji ve ideolog, bilerek ve isteyerek, insanları kendi ideolojilerine bu şekilde bağımlı hale getirmiştir. Dünyayı anlamlandırmak için yegane felsefi yapının kendilerininki olduğunu söyleyerek, insanlardan müritler yaratmaktadırlar. Bu açıdan bakıldığında, herhangi bir düşünsel yapı, bu şekilde davranırsa, insanları sömüren bir zulüm makinası haline gelebilir veya başka bir deyişle, bir köleleştirici dev haline gelebilir. Modernizm ideolojisine yapılan eleştiri de zaten bu değil midir? Dünyayı açıklamanın, anlamlandırmanın yegane yolu olduğunu iddia eden bir ideolojik yapıya yapılan eleştirilerdir. Aynı şey komünizm için de söylenebilir. Hatta dünyanın sadece kendisi yoluyla anlamlandırılabileceğini iddia eden her yapı, köleleştiricidir. Bilimsel ideoloji de dahil, her ideoloji bu role bürünebilir (hepsi elbette bunu eşit derecede yapmaz). Absürdizm gibi bir felsefe bu açıdan özgürleştirici bir felsefedir çünkü insanın gücünden almak yerine, ona güç vermektedir. Feminizm ideolojisi de, bu açıdan, kadınlar için özgürleştirici bir felsefedir. Lakin günümüzdeki popülist solculuk, bu açıdan insanı sadece bir piyon olarak gören ve insanın hayatındaki mücadelesini baltalayan, onu sömüren bir yapıdır. İnsanlardan ideoloji uğruna kurban olmalarını, kendilerini yakmalarını beklemektedir. İnsanların kişisel sorunlarını çözmek için hiçbir yol sunmamaktadır. Tarihsel açıdan incelendiğinde, komünizm hem her zaman böyle olmuş hem de olmamıştır. Komünizm her zaman için popülist bir ideoloji olmuştur ve özellikle Marksist-Leninist yorumun ortaya çıkışıyla beraber "Sonsuz Bilim" denilen absürt kavramın ortaya çıkmasıyla, insanları ve hatta kitleleri bir piyon haline getiren bir tirana dönüşmüştür. Lakin işçi haklarını teşvik etmesi ve işçilere sağladığı kimi yararlar açısından da, onları özgürleştirici bir ideoloji olmuştur.
Şuna inanıyorum ki, hayattaki yegane anlamın ve açıklamanın kendisinde olduğunu iddia eden her felsefi yapı, yalan söylüyordur ve insanı köleleştirmektedir.
submitted by sum-poopins to ilericilik [link] [comments]


2020.10.09 21:32 flozenlol biyoloji üzerine

okumayın yazım aşamasında
1.yazım olan "inanç"tan sonra akıllarda soru kalmadığını düşündüm ve evrim ile ilgili biraz daha bilgi aktarmak istedim.Not:Yazımda yaradılış,agnostisizm veya herhangi bir inançla alakalı değil evrim başta olmak üzere paleontoloji,antropoloji,zooloji gibi evrimi anlamamızda yardımcı olan bilim dallarından yardım alarak evrim mekanizmalarını-evrim işleyişini anlatmaya çalışacağım.
bildiğimiz üzere bütün canlılar doğada hayatta kalma ve soyunu devam ettirme mücadelesi verirler tüm canlıların tek amacı hayatta kalmayı başardıktan sonra üreyerek geleceğe genlerini bırakmaktır. evrim her zaman bu tür mücadelerde en uyumludan yanadır yani başarılı olanlar. uyumsuz olanların uyumlulara kıyasla hayatta kalma ve soyunu devam ettirme oranı daha azdır.dikkat ettiyseniz azdır dedim yoktur demedim ama dediğim gibi genellikle çevreye adapte olan canlılar kazanır."güç" kelimesine de değinmek istiyorum doğada fiziksel güç de önemlidir ama tek başına yetmez örneğin homo neanderthalensis , bir önceki yazımda gösterdiğim gibi frontal lobları bizden daha az gelişmiştir bu da zekalarının bizden az olduğunun kanıtıdır. ve zeka doğada gerekli olan bir şeydir. doğal seçilim uyum başarısını yukarı çekmeye çalışır ve eğer ki tür içerisinde yeterince çeşitlilik varsa ve seçilim türün yok olmasına neden olacak kadar güçlü değilse türün popülasyonu içerisindeki gen ve özellik dağılarımları yavaşça değişecektir böylece tür nesiller geçtikçe yeni yaşam alanına adapte olucak ve sonucunda da evrimleşecektir. bu süreç bir sonraki nesilde uyum sağlama başarısını bi miktar arttıracaktır...
tüm bu sürecin yaşanabilmesi için evrimleşecek olan popülasyonda çeşitlilik bulunması gerekir o nedenle çeşitlilik ile seçilim arasındaki ilişkiye de bi bakalım.
bir popülasyonun bütün bireylerini alıp milyarlarca da olsa genetik özelliklerini ve hatta yaşadıkları ortamın bütün çevresel özelliklerini ayıklatyıp listeleyen bir bilgisayarımız olduğunu varsayalım
örneğimizi vahşi kurt olarak seçiyorum. diyelim ki türkiyede yaşayan 500 bireyden oluşan bir popülasyon olsun ve bilgisayarımız sayesinde bunların her bireyinin istisnasız olarak bütün genetik fiziksel ve çevresel özelliklerini çıkaralım elde ettiğimiz veriye baktığımızda göreceğimiz ilk şey aynı türden olan bireyler arasında bile ciddi farklar olması farklı gözükmesi ve farklı davranışlar sergilemesi farklı genetik yapiya sahip olması gibi. kurtlar gibi ilk etapta benzer gözüken canlılarda da geniş bir çeşitlilik bulunmaktadır...
Peki tür içerisindeki bu farklılık neden kaynaklanmaktadır diye sorucak olursanız
aslında birçok nedeni vardır ancak en yaygın olarak bilinen şey mutasyondur. mutasyonlar bir popülasyonun gen havuzu içerisinde durmadan değişiklik yaratırlar ancak tek kaynak mutaston değildir mesela bakteri gibi tek hücreli canlılar dışında birçok canlı eşeyli ürer. eşeylü üreme sürecinin bir parçası olan "genetik rekombinasyon" adı verilen şey yavru üretecek olan ebeveynlerin crossing-over gibi yöntemlerle genlerinin birbirine karışmasını mümkün kılar bu sayede yepyeni (buranın altını çiziyorum)genetik kombinasyonlara sahip bireyler yaratılabilmektedir. ..
modifikasyon ve genetik sürüklenme
kalıtsal olmayan modifikasyonlar da doğal seçilimi etkileyebilir dolaylı olarak mesela spor yapıp kas geliştirmek gibi gibi...
diğer bireylerden daha iyi beslenme şansına sahip bir alana düşmüş olan kurdun daha kaliteli beslenerek diğer kurtlardan daha çene yapısı gibi birçok özellikte daha güçlü olacaktır ama bu gördüğümüz üzere genetik kökenli değildir bu doğanın rastgeleliğinin bir sonucudur ancak genelr etkilenmediği için hayatta kalma ve elenme doğrudan evrime etki etmeyecektir ancak yine de dolaylı bir katkı olduğu görülmektedir. yine de genlerin evrime etkisine kıyasla bu rastgelelik, popülasyonlardan çok daha zayıf bir etkiye sahiptir yani evrimsel bir değişimden söz etmek için o değişime neden olan genetik kökenler incelenmek zorundadır doğru bilgiye ulaşmak için.
ceşitlilik nasıl yaratılıyor?
mutasyonlar genlerde değişimler yaratırlar bu mutasyonların neredeyse tamamı nötral mutasyondur bunlar genellikle sinonim mutasyonlar denen bir grupta olan değişimlerdir ve canlıların proteinlerinde etki yaratılar dolayısıyla fiziksel özelliklerinde hiçbir değişim yapmazlar fakat bu mutasyonlardan birkaç tanesi bir araya gelerek yavaş ve kademeli farklılıkları tetikleyebilir.normal mutasyonların etkisizliği evrim açısından önemli bi yere sahiptir çünkü mutasyon tek bir canlıda olan unsurdur yani popülasyona kolay kolay yayılamaz ancak bir mutasyon nötr olduğunda canlıya herhangi bir zarar vermediği için kolayca gelecek nesillere aktarılabilir böylece popülasyona yayılmaya zaman bulabilir. daha sonradan başka nötral mutasyonlarla bir araya gelerek değişimlere neden olabilri bu değişimlerin bazıları zararlıysa bile aynı nötral mutasyon çoktaaaan birçok bireye yayıldığı için popülasyondan çıkarılamaz.
aynı nötral mutasyonun başka bireylerdeki kopyaları başka nötral mutasyonlarla bir araya gelerek fayda etki edebilecek değişimlere neden olurlar bu mutasyon avantaj sağladı mı hızla popülasyona yayılarak dominant hale gelebilir işte bunların popülasyonda birikmesi türlerin özelliklerini değiştirir bunlara "mikroevrim" denir mikroların birikerek büyük çaplı değişim yaratmasına "makroevrim" denir.

evrimin nasıl işlediğini anladığımıza göre sıra ara türlerde
ara tür evrimsel biyolojide ve evrim tarihinde özel bir canlı demek değildir zaten her canlı evrimsel süreç içerisinde bir önceki tür ile bir sonraki tür arasında bir geçiş türüdür yani hepimiz ara türüz gelecekte ara tür olarak kabul edilecek homo sapiens sapiens.
ara tür ne demek ?
bilim insanları "geçiş türü" ve "ara form" derken canlı gruplar arasındaki geçişi kasteder örneğin balıklardan amfibilere, sürüngenlerden memelilere, dinozorlardan kuşlara...
alıntı yapmak gerekirse
" Aslında her türde evrime dair etkileyici örnekler bulmak mümkündür; ancak "ara tür" dediğimiz bu türler, bu geçişleri çok daha net bi şekilde gösterirler ve evrimsel biyolojinin ihtişamını gözler önüne sererler.
Örneğin tek açıklıklılardan olan Ornitorenk (ya da Platypus), teknik olarak bi memelidir; çünkü memelilerin ayırt edici özelliği olan kıllara ve süt bezlerine sahiptir. Ancak memelilerin atası olan sürüngenlere ait bir özellik olan yumurtlama yoluyla ürerler! Yani plasentalı ya da keseli memeliler gibi doğurmazlar; yumurtaları vardır! İşte bu, hem ataya hem de torunlara ait özellikleri bir arada taşıması dolayısıyla Platypus'u harika bir ara geçiş türü örneği yapmaktadır. "
-medical news turkey
şunu da iyi anlamak gerekiyor : birbirinin çağdaşı olan türler birbirlerinden evrimleşmemiştir mesela şempanze ile homo sapiens sapiensler şempanzeden evrimleşmedi...
coğrafi dağılımlar
bazı canlıalr sadece belli coğrafi bölgelerde bulunurlar örneğin keseli hayvanlar sadece avustralyada bulunurlar.evrimsel tarihe baktığımızda gerçekten de "sınırlandırıldıklarını" görürüz.bu canlılar avustralyanın bir kıta olarak diğerlerinden ayrılmasından sonra evrimleşmişlerdir ve orada kalmışlardır.eğer ki evrim gibi doğal bir süreç işlemeseydi böyle sınırların olmaması beklenirdi. her canlı heryerde bulunabilir olmalıydı ama böyle değil.coğrafi süreç biyolojik evrimi şekillendirmiştir.
https://hizliresim.com/iSppeO
submitted by flozenlol to u/flozenlol [link] [comments]


2020.10.04 15:44 sum-poopins Bir Alt-Righter'ı Nasıl Tanırsınız?

Alt-right, alternative right, yani alternatif sağ dediğimiz kavram ABD'de ortaya çıkmıştır. Modern faşistlerden birisi ve bir beyaz ırk üstünlükçüsü olan Richard Spencer'ın öne sürdüğü bir kavramdır. Peki ne demek oluyor? Çoğu alternatif akım ne demekse o. Yani, var olan bir şeyin daha genç kişiler tarafından ortaya atılan, popüler kültürle daha iç içe hali (örn. rock vs. alternatif rock). Alt-right da bundan farklı bir şey değil. Alt-right, büyük kısmı gençlerden oluşan, meme ve caps kültürüyle iç içe olan, internette oldukça yayılmış bir aşırı sağ akımıdır. Büyük çoğunlukla beyaz üstünlükçülüğüyle el ele gider, sonuçta onlardan çıkmıştır. Ancak başka ülkelerde, örneğin bizim ülkemizde, beyaz üstünlükçülüğün atılıp geri kalan ırkçı ve ayrımcı söylemin alındığı halleri de vardır.
Peki alt-right günümüzde neden önemli? Bir kaç şekilde cevaplanabilir.
- ABD'de Trump'ın seçilmesinde önemli bir rol oynadılar.
- Günümüzde aşırı sağ yükselişte.
- Nefret söylemi, ırkçılık, homofobi, transfobi, faşizm yayıyorlar.
- Christchurch saldırısını gerçekleştiren kişi bir alt-righter'dı.
Christchurch, hani şu bir adamın çıkıp da şakalar yaparak, gülerek, popüler meme'lere göndermeler yaparak, çocuklar da dahil camiideki insanları öldürdüğü yer. İnternette yeterince zaman geçirmiş ve alt-right'ı tanıyan solcular, böyle bir şeyin eninde sonunda olacağını söylüyorlardı. Ancak dinlenmediler çünkü alt-righter'lar kendilerini bir "ironi" perdesi arkasına saklıyorlar. Pek çoğunuz böyle birisini görmüştür. Irkçı veya başka bir şekilde ayrımcı bir şaka yapar ve eğer bir tepki görürse, "Sadece şaka yapıyom qnq ciddiye alma" der. Oysa tepki görmediğinde, bu ayrımcılığını savunur (öhö öhö, TurkeyJerkey, öhö). Yani, aldığı tepkiye göre, yaptığı şeyin şaka olup olmadığı değişir. Ben bunlara Schrödinger'in Denyosu diyorum: siz kutuyu açana kadar yaptığı hem şakadır hem de şaka değildir (Türkçeye çevirdiğim deyimin orijinal kökeni).
Olay sadece bu denyolukta kalsaydı çok büyük bir sorun yok. Ancak sıkıntı, bu denyoluğun bir amaç doğrultusunda kullanılması. O da, gerçek niyetlerini şakalar ardına gizlemeleri. Sebebi de basit, faşizmi yaymak istiyorsanız insanlar size hemen bir tepki koyuyor. Bu yüzden, bunu çoğu durumda açık açık söyleyemezsiniz. Bu yüzden hemen hiçbir faşist kendisine faşist demez.
Alt-righter'lar, yani genç faşistler bunun farkında. Bu yüzden örtmece (euphemism) dediğimiz şeyi kullanıyorlar. Yani, söylemesi çok sert olan bir şeyi yumuşatmak ve üstünü örtmek için, başka bir kelime kullanıyorlar. Bu yeni bir şey değil, siyasette çok ama çok uzun süredir var olan bir şey. ABD'de Cumhuriyetçi Parti'nin stratejistliğini yapmış olan Lee Atwater'ın bu konuda dediklerine bir bakalım. Zenci kelimesinin İngilizce'de nigger olduğunu ve çok ırkçı bir hakaret olduğunu unutmayın.
"1954'te işe "Zenci, zenci, zenci." diyerek başlarsın. 1968'teyse artık "zenci" diyemezsin -- bu seni incitir. Geri teper. Bu yüzden zorunlu otobüs ayrımı (ABD'de toplu taşımada ırkların ayrıştırılması), eyalet hakları ve bütün o şeyleri söylersin. Bu noktada o kadar soyut bir hale gelirsin ki, vergileri kesmekten ve tamamen ekonomik olan bütün o şeylerden bahsedersin. Bunların bir yan ürünü olarak, siyahlar beyazlardan daha çok hasar görür."
en.wikiquote.org/wiki/Lee_Atwater
Örtmece, siyasette çok uzun süredir olan bir şey ve elimizdeki "ironik" gizlenmeyle beraber kullanılıyor. Bu başarısız yapıldığında, aşağıdaki gibi bir örnekle karşılaşıyoruz.
https://i.imgur.com/dTqYMFg.png
"Lan kevaşe NEREDE NAZİ OLDUĞUMU SÖYLEDİM"
Aryan prenses isminden, birçok kişi bunun bir Nazi olduğunu anlamıştır. Ancak 1488 kısmı da bir faşist gönderme fakat ona sonra geleceğim. Ondan önce, başarılı bir gizleme örneği vereyim. Aşağıda, Türkiye'deki sağcı twitter fenomenlerinden birisi olan Aziz Adil Beğ'in beğendiği bir tweet'i atıyorum.
https://i.imgur.com/o1GIkUI.png
Buradaki mesaja göre, günümüzde medya erkekleri artık kızsı bir şekilde sunuyor. Ancak bunu alt-righter yapan sadece bu mesaj değil. Soy culture, yani soya kültürü dediği şey bir alt-right meme'i. Erkeklerin soya içerek kadınsılaştığı gibi garip bir komplo teorisine inanıyorlar. Tabii ki, bilimsel açıdan hiçbir geçerliliği yok. Ancak ne zaman bilim, faşistleri durdurmuş?
İkinci gizleme, twitter kullanıcısının adında 'clowntown' dediği şey, yani palyaço olayı, yine bir alt-right kodu.
rationalwiki.org/wiki/Clown_World
2019 senesinde çıkmış bir kod ve bu tarz muhabbetlere dikkat etmeyen çoğu kişinin bunu fark ettiğini zannetmiyorum. Kişisel olarak, çevremdeki insanların çok büyük bir kısmı bunu ben göstermeyince fark etmedi. Olay sadece bir-iki kodu tanımak değil çünkü kodların olayı, tanındıkça değiştirilmeleri. Faşistler de bunu yapıyor. Ancak her faşist ideolojinin arkasında aynı şey var ve alt-righter'lar da buna bir istisna değil.
https://i.imgur.com/yhesXr4.png
Yukarıda, en büyük alt-right sitelerinden birisi olan Stormfront'ta, 2008 yılında paylaşılmış bir talimat listesi var.
Bütün faşist ideolojilerin arkasında olan şey şu: ırklar ayrıdır ve belli özellikleri vardır. Hiyerarşik olarak benim ırkım üstte olmalıdır. Böyle değilse, bunun sebebi bazı kurnaz düşmanların bu doğal düzene çomak sokmalarıdır.
Ancak ayrımcılık burada bitmiyor. Homofobi, transfobi vb. diğer ayrımcılıklar da buna eşlik eder. Elbette, bu tarz şeyleri doğrudan diyemezler. Örneğin, ayrımcılığa karşı çıkan davranışlara "ırkçılık karşıtı" demezler. Duyar kasma derler çünkü kendi kafalarında, kendilerinin umursamadığı herhangi bir ahlaki kaygı sahtedir.
https://i.imgur.com/AZJ736r.jpg
Sözün özü, bir alt-righter'ı tanımak için, sözlerinin arkasındaki mesaja bakmak gerekiyor. Bilerek çok fazla gizleme ve örtmece kullanıyorlar. Böylece hem mesajlarını daha kolay yayıyorlar hem de birisi onları teşhir ettiğinde onu hassas veya paranoyak olarak yaftalayabiliyorlar. Aşağıda bu adamların kullandığı bazı terimleri ve sembolleri vereceğim ama sürekli yeni kodların geldiğini unutmamak gerek. Aynı zamanda, bunları kullanan herkes bir faşist değil ama bu zaten aldatmacanın bir parçası. İnsanları ikilemde bırakmak. Bu yüzden bu tarz söylemlerde bulunan kişilere dikkatle yaklaşın ve dediklerini inceleyin.

Alt-right Terminolojisi ve Sembolleri

Red pill / Kırmızı hap: Matrix'teki gerçeği gösteren kırmızı hapa bir göndermedir. Ancak buradaki gerçeklik, tamamen bir tesadüf eseri, kendi ırklarını üste koyan, faşist bir dünya düzenidir.
Ok işareti: Faşistlerin, doğrudan faşist olduklarını söylemeden faşist olduklarını belli etmek için kullandıkları bir işaret. "İronik" meme'lerden başka birisi.
https://i.imgur.com/8U86i6n.jpg
Örneğin, yukarıda Christchurch teröristi ve ok işareti var.
Kurbağa Pepe: Hayır, ekranlardaki çocuk programı Pepe değil. Malumunuz, şu kurbağa. Zamanında alt-right'tan bağımsız olarak ortaya çıkmıştır ve hala onlardan bağımsız olarak kullanan büyük bir kitle var. Ancak alt-righter'lar Pepe'i çok fazla kullanmaktadır.
Clown world: ABD'nin yeterince faşist olmadığı için bir palyaço ülkesi olduğunu söyleyen bir alt-right podcast'te ortaya çıkmıştır. Özellikle Palyaço Pepe ile beraber kullanılmaktadır.
Cuck: Alt-righter'ların çok sevdiği bir küfürdür. Kendi eşini bilerek başka bir adamla seviştiren ve bundan zevk alan kişi anlamına geliyor.
Soyboy: Yazıda açıkladığım küfür.
1488, 14/88, veya 8814: Bu iki ayrı sembolün birleşimidir. İlki, yani 14, aynı sayıda kelimeden oluşan şu faşist mottodan gelmektedir "We must secure the existence of our people and a future for white children." Türkçe çevirisi "Halkımızın varlığını ve beyaz çocuklar için bir geleceği güvenceye almalıyız." 88 ise Heil Hitler'den geliyor çünkü İngilizce'de H, alfabenin sekizinci harfidir.
Kültürel Marksizm: Frankurt Okulu ve felsefedeki Kritik Teori'nin batı dünyasını yok etmek için ortaya atılmış olduğunu öne süren bir komplo teorisi. Alt-righter'ların sevmedikleri hemen her şeyi açıklamak için kullandıkları komplolardan başka bir tanesi.
Deus vult: Latince "Tanrı böyle istiyor" demek. Haçlı akımlarından kalma bir deyim.
Identitarianism (Kimlikçilik): "Irkçı değilim, kimlikçiyim."
Kek: Normalde World of Warcraft'tan çıkmış bir deyiş ama alt-right tarafından sahiplenildi. Lol deyiminin başka bir versiyonu. Alt-righterlar sık kullanır çünkü bir kaç sene önce, aynı isimde, bir kurbağa olan bir Mısır tanrısı olduğunu öğrendiler. Kurbağa Pepe'i ne kadar sevdiklerini söylemiştim.
Kekistan: Alt-righter'ların uydurdukları, hayali bir diyar.
https://i.imgur.com/jA3mo1U.png
Üstte Kekistan bayrağı ve altta Nazi bayrağı var.
Moon Man: Siyahları öldürmeyi sembolize eden başka bir sembol.
https://i.imgur.com/XTBE12n.png
NPC: Oyunlarda geçen ve "oyuncu olmayan karakter" anlamına gelen kelime. Yani, kimsenin kontrol etmediği, programlanmış karakterler. Düşman olarak gördükleri kişilerin NPC olduklarını, yani hiçbir orijinal düşüncesi olmayan, insan olmayan şeyler olduklarını iddia ediyorlar. Oldukça ironik. Bunun resimleştirilmiş hali de şudur./cdn.vox-cdn.com/uploads/chorus_image/image/61875021/npcmeme.0.jpg)
/pol: 4chan'ın /pol board'u. Alt-righter'ların toplanma yerlerinden birisi.
Remove kebab: Müslüman ve ortadoğulu düşmanlığını temsil eden bir deyiş. Sırpların, Bosnalı müslümanlara yaptıkları soykırım tarzı suçlardan geliyor.
---------
Elbette kullandıkları semboller ve dil bunun çok daha ötesine geçiyor. Hatta Rational Wiki sitesinde bunun üstüne kocaman bir sayfa var.
rationalwiki.org/wiki/Alt-right_glossary
Attığım sembollerin büyük bir kısmı, ABD'de çeşitli kuruluşlar tarafından nefret sembolleri olarak kabul görmüş durumdalar.
splcenter.org/hatewatch/2017/0…y-behind-their-meme-magic adl.org/education/references/hate-symbols/1488 adl.org/education/references/hate-symbols/pepe-the-frog
Şunu da unutmayın, bu akım beyaz ırkçılardan çıktığı için ve interneti genel olarak İngilizce platformlar domine ettiği için, alt-righter'ların çoğunluğu beyaz ırkçılarıdır. Ancak bizim ülkemizde bunun "yerli ve milli" versiyonları da oluşmaya başladı. İnternetle haşır neşir nesillerde, Schrödinger'in Denyolarını çok sık görebilirsiniz.
Son olarak, bu yazdıklarım dışında, eğer İngilizceniz yeterliyse şu videoyu izlemenizi tavsiye ederim. İngilizce altyazısı da var.
Decrypting the Alt-Right: How to Recognize a [email protected] ContraPoints
submitted by sum-poopins to ilericilik [link] [comments]


2020.10.03 12:37 flozenlol inanç

YAZIM AŞAMASINDA OKUMAYIN.10 KASIMDA BİTİCEKTİR ÇALIŞMAM
Günümüzde önemli bir yere sahip olan inancın hakikatlerini keşfetmek,onu anlamak anlatmak için çıktığım yolculukta edindiğim bilgilerle bir makale tarzı bir şey yazmaya karar verdim Ve yaşadığımız coğrafi bölgeyi,nüfusu,toplumu hesaba katarak doğal olarak günümüzde haşır neşir olduğumuz konulara değinmek istedim daha çok. o yüzden yazım "müslümanlık" üzerine olacaktır ilk başı.Daha çok bilimden bahsetmek istedim çünkü bunların doğruluğu tüm dinleri ve inancı feci şekilde sarsıyor./sadece islam değil)Şimdi düşüncemi destekleyecek büyük argümanlara geçelim.
(Sözeldeki amatörlüğümü mazur görün zaten bu yazıya başlarken ciddi yazmamıştım ve şimdi geriye dönüp akıcı hale getirmek biraz zor. ama gene de birçok soruya cevap verdiğimi düşünüyorum)
Ayrıca yazım 3'e ayrılacaktır : 1_Ayetler,mucizeler 2_Evrim gerçeği (çok tartışılan bir konu diye ele aldım) 3_Dinin amacı ve tanrı gerçeği
şimdi 1.olan ayet ve mucizelere geçelim
"İnsan neden yaratıldığına bir baksın. O, atılan bir sudan yaratıldı.O su, bel ve göğüs kafesi arasından çıkar.Şüphesiz Allah onu (öldükten sonra) tekrar yaratmaya elbette kādirdir;"(Tarık, 5-8)

Burada ne yazdığına bakın "bel ile göğüs kafesi arasından gelen su yani sperm.Bunu açıklamama gerek yoktur sanırım spermlerin testislerde oluştuğunu herkes biliyordur.1500 yıl önce böyle bir şey bilinmiyordu ve kitabı yazan kişi çok fazla bilimsel ayete girerek hata yapacağını öngörememiş ...

Peki ya spermlerin testislerden çıktığını bilen din hocaları,ilahiyatçılar ne yapmalı bu konuda sonuçta hayatları bu dine bağlı (para ün şöhret vb) Tabiki de ayet yanlış çevirilmiş diyerek ayeti yeniden düzeltmeli... Bu arada bu ayete küçük bir hata diyerek geçemeyiz çünkü bu kitabı yazanın sonsuz kudrete ilime bilgiye sahip olan allah tarafından yazıldığı iddia ediliyor...

Şimdi başka bir mucizelere bakalım

"O, birbirine kavuşmak üzere iki denizi salıverdi.(Ama) aralarında bir engel vardır; birbirlerine karışmazlar.Artık rabbinizin nimetlerinden hangisini inkâr edebilirsiniz?Onlardan inci ve mercan çıkar.Artık rabbinizin nimetlerinden hangisini inkâr edebilirsiniz? Denizde yelkenlerini bayraklar gibi açarak süzülüp giden gemiler O’nundur.Artık rabbinizin nimetlerinden hangisini inkâr edebilirsiniz?"
&
Biri tatlı ve susuzluğu giderici, diğeri tuzlu ve acı olan iki denizi karışacak şekilde salıveren ve ikisi arasına bir engel, aşılmaz bir perde koyan O’dur.

Burdaki gözden kaçan hataya bakacak olursak 1_Mercan kesinlikle sadece tuzlu suda yetişir (bilimsel hata) Ve biraz araştırmalarım sonucu böyle bir iddiayı daha önce hiçbir medeniyet veya herhangi tekil şahıs ortaya atmamış, sadece kuranı kerime özel olduğunu çıkardım.
Ana hataya gelecek olursak dünyadaki tüm sular kesiştiği takdirde birbirine karışır.Suyun üzerinde oluşan görüntü bizi yanıltmasın çökerti ve içindeki materyallerin farkından dolayı böyle bir görüntü veriyor
Zaten böyle bir şey yaşansaydı doğanın dengesinde bir takım geri döndürülemez sıkıntılar çıkabilirdi (yaşanan her şey değil,bir kısmı)
Gaius Plinius Secundus adlı m.ö de yaşanmış olan bilim insanı "Naturalis Historia" adlı kitabında suların karışımından bahsetmiş /kuranı kerimden 500 yıl önce daha bilgisizken'in altını çiziyorum
bir başka ayete gelicek olursak o da şöyledir
Nahl(16)/36. Andolsun biz, her ümmete, “Allah’a kulluk edin, tâğûttan kaçının” diye peygamber gönderdik.
Her ümmete peygamber gönderildiği iddia edilen bu ayette kızılderililer unutulmuş herhalde. ayrıca o yıllarda amerika kıtasının bilinmemesi ve kuranda da bahsedilmemesi bir tesadüf gibi gözükmüyor...
neyse diğer ayetimize geçelim.
Göğü kudretimizle biz kurduk ve şüphesiz biz genişletmekteyiz. (Zarİyat Suresi,47) (daha farklı anlamlara da geliyor birazdan değincem)
biliyorsunuz ki +1920 yıllardan sonra kuantum fiziği big bang teorisi falan derken evrenin genişlemesi hakkında birçok görüş açığa çıktı (genişlemesi kanıtlandı)
Şimdi gerçekten bu ayette mecazi anlatım yapmadan hakikaten evrenin genişlemesi hakkında bahsediyorsa bu ayet çok güçlü bir kanıttır çünkü kimse daha böyle bir şey düşünemezken 1300 yıl önce böyle bir şeyden bahsedilmiş.
Ama gene bir takım sıkıntılar var bu ayetin kuantum fiziğinin hayatımıza girmesinden sonra değiştirildiği ispatlanmıştır o da şöyledir
Elmalılı Hamdi Yazır:
"Biz göğü kudretimizle bina ettik. Hiç şüphesiz biz, çok genişlik ve kudret sahibiyiz"
birçok yazar aynı bu cümleye benzer şeyleri 600lü yıllardan beri yazmaktadır.
yani demek istediğim kuranda bizim gücümüz yeter,istersek yaparız gibi bir anlama gelirken 1920li yıllardan sonra çevirilerde bir değişiklik yaşanmıştır.
Şimdi 2. kısım olan evrim ve din konusuna girelim.
ilk insan konusundan başlamak istedim. evrimagaci sitesinde bir kullanıcının yorumu budur :
Çamurdan yaratılma meselesine bir başka bakış açısı da şudur: Canlılık suda başlamıştır. Yani buna çamur diyebiliriz. Ve insanlar da bu çamurdan oluşan varlıklardan, evrim geçire geçire, milyonlarca/milyarlarca yıl içinde şuan ki halini almıştır. Adem ile Havva meselesi de şu şekilde olabilir: Tanrı Adem ile Havva'ya ruh üfledi. Bu ruh can mıdır yoksa bilinç midir? Eğer can ise, tanrının hayvanlara da ruh üflemesi gerekirdi lakin kutsal kitapta hayvanlara ruh üfledi demiyor. Demek ki buna bilinç/farkındalık diyebiliriz. homo sapiensin ön frontal lobu diğer primatlara nazaran daha gelişmiş olduğu için, sorgulama yeteneği vardır. Bu sebeple Adem homo sapiensin bir bireyi olabilir yada bu Adem ismi, bir homo sapiens topluluğu için de kullanılmış olabilir.
okuyunca mantıklı geliyor olabilir ama sıkıntı da şurda ilk insan yani hz ademin günümüzdeki insanlara benzer bir şekilde topraktan yaratıldığı bahsediliyor...
bir kere ilk insan diye bir şey yoktur hatta sadece insan değil ilk at ilk bakteri ilk mantar bile yoktur. evrim zamanla gerçekleşen olaydır ve hiçbir spesifik anda o an evrimleştim diyemezsin,ben o an homo sapiens'e dönüştüm diyemezsin homo sapiens ebeveyni homo erectus bulamazsın bu aynı ergenlikten çıkma gibidir ben tam o an çıktım diyemezsin çünkü bunlar zamanla ilerleyen şeylerdir.Zaten Hz adem homo sapiens olamazdı çünkü o dönemde neandertal ve homo sapiensler aynı bugünkü olduğu gibi toplu yaşıyorlardı yani ilk insan değil ilk insanlar diye bahsedilebilir ama ayetlerde hz adem ve havvanın dünyada tek olduğu bahsediliyordu bu imkansız...
Ademden ve havvadan gelmediysek o zaman kimden geldik ?
ilk insanın asla yaşamamış olması ilk etapta paradoksmuş gibi gözükebilir evrim teorisi nin zincirinin bozulduğunu düşünmenize neden olabilir halbuki türlerin kendileriyle aynı türden ebeveynlerden doğup da her nesildeki ufak değişimlerin nihayetinde yepyeni türler oluşturacak kadar birikebiliyor olması evrimi anlamanın anahtarlarından birisidir
Bunun için biraz geriye gidelim
165 milyonuncu dedeniz 300 milyon yıl kadar önce yaşamıştır ve bir memeli hayvan bile değildir dinozorlardan bile önce evrimleşmiş "Hylonomus" isimli antik bir sürüngen cinsiydi burda şuna dikkat çekmek gerekiyor : sürüngenlerin aile fotoğraf dizini de ayrı bir hat oluşturuyor(atalarından, günümüze kadar değişimlerin resmi) ancak yaklaşık olarak bu Hylonomus un bulunduğu kısımda bizimkisi ile kesişiyor böylece "evrim ağacı" üzerinde dalların nasıl oluştuğunu da anlamış oluyoruz atasal bir popülasyon ikiye veya daha fazla alt gruba ayrıldığında yepyeni soy hatları evrimleşebiliyor YYani her bir türün kendine ait bir fotoğraf dizini var Tıpkı her bir bireyin kendi aile soy ağacı olması gibi...
biraz daha geri gidelim. 185 milyon nesil öncesinde yani 350 milyon yıl kadar öncesinde ise artık balıksı atalara ulaşıyoruz Bir "Tiktaalik" Sudan karaya geçen ilk balıklardan birisi (meşhur bir resmi vardır : https://imgur.com/a/PBnsGuw )
daha da geri gidersek o da şöyledir
darwinden bu yana bu biyolojik çeşitliliğin canlıların evrimi sonucu ortaya çıktığını biliyoruz(veya bazılarımız öğrenecek) bunu destekleyen bilimsel kanıtlar da hızla artmaya devam ediyor yeryüzünde ortaya çıkan ilk canlılığın bir tek hücreli olduğu çok hücreliliğe geçişin daha sonra olduğu düşünüilmektedir buna dair birçok fosil(googledan bakabilirsiniz) kanıt bulunmaktadır ilk tek hücreli canlılar dediğimizde, bugün birlikte yaşadığımız tek hücreli canlılara yapısal olarak benzeyen dış dünyadan yağ yapıda bir zarla ayrılmış, genetik materyali bulunan organizmaları düşünün. elimizde bir zaman makinesi olmadığı için bizler bunun fotoğrafına sahip değiliz ama elimizde evrimsel tarihin fotoğraf makinesi paleontoloji ve genetik gibi güçlü bilim dalları bulunuyo tabi bir de bunların fosil kanıtları. bunların kayalar içinde fosilleşmiş kalıntıları ilk olarak 3.5 milyar yıl öncesine kadar gidiyor yani yerkabuğunun oluşumundan tam bir milyar yıl sonrasına. dedik ya, elimizde bir zaman makinesi yok ancak elimizde en az onun kadar güçlü kanıtlar var bundan 50-60 yıl önce genetik, paleontoloji gibi bilimler birbirinden bağımsız gözükse de, bugün bu bilim dalları, iç içe canlıların evrimini anlamamızı sağlamaktadır tek hücreli canlılardan çok hücreli canlılara geçiş aslında önemli bir evrimsel sıçramadır. bu sıçrama bu geçişle birlikte yeryüzünde şimdi gördüğümüz biz insanlar gibi çok hücreli canlıların temelleri atılmış oldu. aslında tek hücreli canlılar yeryüzünde en fazla biyoçewşitlilik ve biyokütleye sahiptir yeryüzündeki toplam biyokütlenin yarısı tek hücreli canlılardan oluşmaktadır. bu yayılış onların çevresel koşullara hızlıca uyum sağlamasından kaynaklanmaktadır.
Peki onları çok hücreliliğe iten neydi diyecek olursanız; tek hücreli canlılar kendi ihtiyaç duydukları maddeleri birkaç temel maddeyi çevreden alarak kendileri yapabiliyorlardı buradaki en kısa cevap: iş birliği ve iş bölümü olacaktırç. çok hücreli canlılar iş birliği ve iş bölümüyle tek hücreli canlıların tek başlarına ulaşamayacakları, kullanamayacakları kaynaklara ulaşabilmektedirler. örneğin çok hücrelilik bir bitkinin fiziksel olarak çok büyük olmasını sağlamaktadır. böylece bitki daha geniş ve yaygın köklere sahip olmakta, topraktan besini ve suyu buradaki kök hücreleriyle daha fazla alabilmektedir. yine aynı şekilde geniş ve büyük yaprakları aracılığıyla daha fazla güneş işığı alarak, daha fazla fotosentez yapmakta ve daha çok besin depolamaktadır çokhücreliliğe geçişte ilk aşama, tek hücreli canlıların bir arada koloniler halinde yaşaması olmuştur. bu kolonilerde belli bir düzeyde iş bölümü ve iş birliği görülmektedir. Sapiens: Hayvanlardan Tanrılara İnsan Türünün Kısa Bir Tarihi'nin konseptinden yardım alarak yazdım PDF : http://www.evreninsirlari.net/dosyala136_s05_01.pdf
ayrıca darwin haricinde atladığımız bir konu da var :canlılığın nasıl başlaması ve abiyogenez teorisi.
bunun hakkında sonradan kendi cümlelerimi dökerim belki ama siz şu an bir alıntıyla yetinmeye çalışın.
"Bir diğer yaygın hata da, biyokimyanın en güçlü teorilerinden biri olan Abiyogenez Teorisi ile antik zamanlardan kalma Spontane Jenerasyon (Birdenbire Varolma) görüşünün birbirine karıştırılmasıdır. Bir çeşit yaratılışçılık fikri olan Spontane Jenerasyon, Abiyogenez Teorisi'nin erken evrelerinden ve modern bilim öncesi zamanlarından kalma bir alt başlıktır. Canlıların cansızlardan birdenbire var oluverdiği fikrine dayanır. Halbuki Evren'de hiçbir şeyin puf diye, son haliyle var oluvermediğini biliyoruz.
Buradaki makalemizden detayları okuyabileceğiniz gibi, Francesco Redi ve Louis Pasteur'ün yaptığı deneylerle, canlıların birdenbire, yoktan (veya cansızlıktan) var olamayacakları bilimsel olarak ispatlanmıştır. Ancak bu, Abiyogenez Teorisi'nin çürütülmesi ve "Biyogenez Teorisi"nin geçerli hale gelmesi demek değildir. En azından tam olarak değildir; çünkü kavramlar birbirine karıştırılmaktadır.
Redi ve Pasteur deneyleri sayesinde, canlıların cansızlıktan birdenbire var oluveremeyeceklerini görmüş olduk. Böylece biyogenez (canlıdan oluşma) adı verilen düşünce bilimde hüküm sürmeye başladı: her canlı, kendisinden önceki canlılardan gelir. Ancak bunun, canlılığın başlangıcıyla ilgili biyokimya teorileriyle (Abiyogenez Teorisi gibi) veya astrobiyoloji teorileriyle (Panspermia Teorisi gibi) hiçbir alakası yoktur. Yani çürütülen, birdenbire varoluştur (spontane jenerasyon), en başta cansızlıktan canlılığın evrimleşebileceği (abiyogenez) değil!
Bu son saydığımız teoriler, Dünya'da yaşamın nasıl başladığı ile ilgilidir. Pasteur ve Redi ise, canlılığın sürekliliğine yönelik bir açıklama yapmışlardır. Bugün biliyoruz ki canlılar, sürekli olarak ebeveynlerinden (yani kendilerinden önceki canlılardan) meydana gelirler. Ancak bu, canlılığın ilk başlangıcı için geçerli değildir. Canlılık, günümüzden 4.5 milyar ila 3.8 milyar yıl arasındaki kimyasal evrim süreci sonucunda, cansız moleküllerin birikimli seçilimi sonucu, cansızlıktan evrimleşmiştir (abiyogenez, cansızlıktan oluşma). Bu süreç, "birdenbire" değil, toplamda 500-700 milyon yıl kadar sürmüştür!
Bilim dahilinde teoriler, her şeyi, bir seferde açıklayamazlar. Belli sınırlara ve odak noktalarına sahiptirler. Örneğin canlılığın süreğenliği Biyogenez Teorisi ile açıklanırken (ki buna doğurma, yumurtlama, mitoz bölünme gibi çoğalma yöntemlerini dahil edebiliriz), canlılığın ilk başlangıcı Abiyogenez Teorisi ile açıklanır (buna kimyasal evrim, birikimli seçilim, panspermia, kuyrukluyıldızla taşınan organik moleküller, vb. çalışma sahaları dahil edilebilir). Bu durum ile fizik teorileri arasında bir analoji (benzerlik) kurmak mümkündür: günlük yaşantımızda süregelen fiziksel olayları açıklamak için Newton'un Kütleçekim Teorisi ve onun çıkarımları ("Newton Evreni") fazlasıyla yeterlidir. Ancak her şeyin başlangıcına, Evren'in doğumuna gittiğinizde, artık Newton Evreni geçersizdir. Kuantum Teorisi'nin sınırlarına girer, onun açıklamalarını kullanırsınız. Eğer ki Newton'un açıklamalarını kullanacak olursanız, hiçbir şeyi isabetli olarak açıklayamazsınız. Benzer şekilde, var olan canlılık, kendisinden önceki canlılıktan geliyor olsa da; canlılığın ilk başlangıcı, cansızlıktan gelmektedir.
Günümüzde Abiyogenez Teorisi dahilindeki araştırmalar, giderek güçlenen sonuçlar vermekte ve canlılığın milyarlarca yıl önce cansızlıktan nasıl evrimleştiğine her geçen gün daha net cevaplar verebilmektedir. Bilim camiasında; en azından bu sahanın uzmanı olan bilim insanları tarafından yaygın bir şekilde kabul görmektedir. Evrim Teorisi kadar güçlü ve genelgeçer kabul gören bir teori değildir (ve Evrim Teorisi ile doğrudan ilgili de değildir!); ancak yine de olmadığını iddia etmemize yetecek kadar hiçbir veri bulunmamaktadır. Tam tersine, her geçen gün, Abiyogenez Teorisi'ni destekleyen bulgular artmakta, gücü ve popülerliği de buna paralel olarak artmaktadır."
Kaynaklar
A. Brack. The Molecular Origins Of Life: Assembling Pieces Of The Puzzle. (17 Ağustos 2019). Alındığı Tarih: 17 Ağustos 2019. Alındığı Yer: Cambridge University Arşiv Bağlantısı J. S. Wilkins. Spontaneous Generation And The Origin Of Life. (26 Nisan 2004). Alındığı Tarih: 17 Ağustos 2019. Alındığı Yer: Talk Origins Arşiv Bağlantısı Aristotle. The History Of Animals. (27 Mart 2016). Alındığı Tarih: 17 Ağustos 2019. Alındığı Yer: Adelaide University Arşiv Bağlantısı T. Lynch. Redi's Experiment. (01 Ocak 1998). Alındığı Tarih: 17 Ağustos 2019. Alındığı Yer: Miramar University Arşiv Bağlantısı W. Harris. How The Scientific Method Works. (14 Ocak 2008). Alındığı Tarih: 17 Ağustos 2019. Alındığı Yer: How Stuff Works Arşiv Bağlantısı
başka bilimsel olarak kanıtlanmış ve duyulması gereken bilgilerden bi örnek :
En yakın kuzenlerimiz olan homo neanderthalensis türünün yok olmasından sonra bile dünyada bizimle beraber bir süre daha yaşadığı ve yaklaşık olarak 15. 000 yıl önce elendiği söylenen homo floresiensis türü evrim ağacında nerededir? Günümüz modern insanı olan homo sapiens sapiens ile akrabalık bağı nedir?
cevap da şudur
"Homo floresiensis ("Flores Adamı"; takma adı "hobbit"), yaklaşık 50.000 yıl önce modern insanların gelişine kadar Endonezya'nın Flores adasında yaşayan küçük bir arkaik insan türüdür.
Arkaik Homo sapiens, genel olarak geçtiğimiz 500.000 yıl içerisinde var olmuş tüm Homo türlerini kapsayan bir terimdir. Homo heidelbergensis, Homo rhodensiensis, Homo neanderthalensis ve Homo antecessor bu türler arasında yer almaktadır. Bu türlerin tamamının ortak atası Homo erectus olarak kabul edilmektedir.
2009'da Amerikalı antropolog William Jungers ve meslektaşları, H. floresiensis'in ayağının birkaç ilkel karaktere sahip olduğunu ve Homo erectus'tan çok daha eski bir türün soyundan gelebileceklerini buldular.
2015 Bayesian analizi, Australopithecus sediba, Homo habilis ve ilkel H. erectus georgicus ile en büyük benzerliği buldu ve H. floresiensis'in atalarının H. erectus'un ortaya çıkmasından önce Afrika'yı terk etme olasılığını artırdı ve belki de bunu yapan ilk homininlerdi. Bununla birlikte, H. floresiensis'in H. erectus ile birkaç diş benzerliği vardır, bu da H. erectus'un ata tür olduğu anlamına gelebilir.
Ataları adaya bir milyon yıl önce ulaşmış olabilir. 2016 yılında, Liang Bua'ya yaklaşık 74 km (46 mil) uzaklıktaki Mata Menge'de Hominin floresiensis'in atası olduğu varsayılan homininlerden fosil dişler ve kısmi bir çene keşfedildi. Yaklaşık 700.000 yıl öncesine dayanıyorlar ve Avustralyalı arkeolog Gerrit van den Bergh tarafından daha sonraki fosillerden bile daha küçük oldukları belirtiliyor. Bunlara dayanarak, Homo floresiensis'in bir Homo erectus popülasyonundan türediğini ve hızla küçüldüğünü öne sürdü. 2017'de yayınlanan bir filogenetik analiz, Homo floresiensis'in Homo habilis ile aynı (muhtemelen australopithecine) atadan geldiğini ve bu da onu Homo habilis'in kardeş taksonu yaptığını gösteriyor. Bu sınıflandırmaya dayanarak, Homo floresiensis'in Afrika'dan şimdiye kadar bilinmeyen ve çok erken bir göçü temsil ettiği varsayılmaktadır. Benzer bir sonuç, Çin'in merkezindeki Shangchen'de bulunan taş eserleri 2,1 milyon yıl öncesine tarihleyen bir 2018 çalışmasında da öne sürüldü."
-ufuk derin
üstteki boşumu da yaptıktan sonra (!) şimdi konuyu biraz allahın ahlakına bağlayalım.
evrimin işleyişi,abiyogenez,tek hücreliden çok hücreliğe bitti ve sırada şimdi bir yaratıcıya karşı verilen en büyük argümanlardan biri geliyor : körelmiş organlar
sonsuz ilime güce kudrete sahip olan yaratıcı neden insanı kusursuz şekilde yaratmadı ? siz kusursuz gibi görebilirsiniz ama kaçırdığınız bazı noktalar var onlar da şunlar **körelmiş organlar**
20 yaş dişleri,darwin noktası,apandis gibi birçok organ
İlk insanlar ot temelli beslenen canlılardı bitkilerin çiğnenmesi, lifleri ve yapısında bulundurduğu selüloz nedeniyle zordu yani öğütücü dişlere daha fazla iş düşüyordu. Bu nedenle ilk insanların çeneleri genişti ve diş sayısı da fazlaydı. Yıllar içinde ot temelli beslenmeden et temelli beslenmeye geçildi bu geçiş kafa ve beyin de büyümeye neden oldu son olarakta ateşin bulunması(homo erectuslar yaklaşık 2.5m yıl önce) ile yiyecekler pişirildi bu da daha kolay çiğnemeyi ve öğütmeyi sağladı. Sonuç olarak çeneler küçüldü ve en arkadaki 4 adet 20lik dediğimiz dişler çenede kendilerine yer bulamamaya başladılar
sadece insanda da değil mesela balinaların arka bacakları (https://antidogmatik.com/konulabalinalarda-pelvis-ve-arka-bacak-kemigi.110/)
daha da uzatmak istemiyorum googledan bakabilirsiniz ama bunu da açıklamak gerekirse en basit şekliyle şu olacaktır : eskiden balinanın karada yaşaması daha sonra ise suya geçmesi ve adapte olması...
bu kadar evrim ile bilgi vermişken asıl soruyu cevaplamadım tüm bunlar uydurma mı gerçek mi gerçek bizden saklanılıyor mu "evrim gerçek midir yoksa sadece bir teori midir adı üstünde evrim yalnızca teori diyenlere" sözel bir anlatımla bu sefer
günlük dilde teori bir önsezi veya tahmin anlamına gelebiliyor ama bilim insanları için teori iyi desteklenmiş bir açıklama anlamına gelir bilimsel teoriler ve bilimsel kanunlar sıkça karıştırılır teoriler bir şeyin neden ve nasıl olduğunu açıklar doğadaki olay ve olguların açıklamasıdır, kanıtlara dayalıdırlar mesela atom teorisi maddenin yapısını açıklar, evrim teorisi canlı çeşitliliğini kaynağını açıklar
şimdi gene evrimagacindan bir alıntı yapalım.
"Bir şeyin teori olması onun zayıf olduğunu değil, tam tersine doğa kanunlarını açıklayan güçlü ve bilimsel verilere dayalı bir açıklamalar bütünü olduğunu gösterir. Canlıların nesiller içerisindeki değişimi bir yasadır, gözlemsel bir gerçektir. Buna, evrim yasası denir. Ancak bunun neden ve nasıl olduğunu açıklayan açıklamalar bütününe Evrim Teorisi adı verilir."...
şimdi gene benim yazıma gelelim.
kütleçekim teorisini duydunuz mu ? gayet hatasız iyi çalışıyor peki ya hastalık yapıcı mikrop teorisi ? görüyorsunuz bilimde "teori" sözcüğünü farklı bir şekilde kullanırız.Birkaç delinin (!) ortaya attığı çılgın fikir anlamına gelmez teori.
Ayrıca evrimi yalnızca darwin'in dediklerine göre yargılayamazsınız darwin çok uzun yıllar önce yaşamıştır ve tahminimce DNA nın ve nükleotitin ne demek olduğunu bile bilmiyordu... Bunu tıp alanına bağlayacak olursak, Howard Hughes Tıp Enstitüsü'nde birçok araştırmacı (ki bunlar en iyi üniversitelerden gelir en iyilerini seçerler aralarından) kanser tedavisi için evrimden birkaç bilgi alarak çözmeye çalışıyor sadece bu da değil bugün hayatımızı kurtaran bazı tedaviler "evrim teorisi" sayesinde çözüldü (hastalığın ne olması ve evrimsel geçmişi vb)
yazarken aklıma geldi bu , çoğu kişinin aklına gelmemiştir bile "alerji"
gene kusursuz yaratan allah alerjiyi niye yaratsın ? imtihan için mi
sadece alerji de değil milyonda bir görülen hastalıklar da bunun bir örneğidir (tek göz doğmak,kuyruk,3 burun deliği) veya çok sık görülen orak hücreli anemi,down sendromu gibi hastalıklar
down sendromundan biraz bahsetmek gerekirse görme,duyma,kalp hastalığı down sendromlularda yaygındır... sırf tanrı imtihan olsun diye mi rastgele suçsuz insanları imtihanla sınıyor? sadece etkilenen çocuk da değil onu bir ömür bakmakla yükümlü olan anne ve babası... imtiahn için yanlış bir yöntem olsa gerek
çoğu kişi bitkilerin hayvanların evrimini kabul eder ama konu insana gelince sert bir şekilde reddeder halbuki paleontoloji yalan söylemez ve ara formların fosilleri vardır googledan müzelerden ulaşabilirsiniz gizli saklı bir şey yok.
------------
Şimdi yazımın 3.kısmına geçiyoruz burası daha felsefi olacak bilimsellikten ziyade
dinin amacı bana göre Toplumsal düzeni yaratmak,insanların ahlakını belirlemek kötülüklerden uzak tutmak,bir amaca yöneltmek (kuranda oku demesi araştır demesi sonucunda da bilim insanlarının çıkması) insanların nihilist bir inanca yönelmemesini ve daha mutlu hayat yaşamasını sağlamak vee asıl önemli olan madde "Dinle halkı yönetmek istediğini yaptırmak"Kendi arzularını yerine getirttirmek ayrıca islam dini bir insan tarafından anlatıldı insan üstü varlık tarafından değil ve hz muhammed akıl ve mantık yoluyla gerçekliliğini doğrulamaya çalıştı ama bu günümüzde geçerliliğini yitirmiş durumda çünkü aksi ispatlandı Ve ayrıca saygı değer gazeteci araştırmacı Turan Dursunun şöyle bir yorumu vardır "Muhammed tüccardı ,gezdiği birçok yerde din gördü ve toplumu kötü durumdaydı ve bu gördüğü öğrendiği dinleri toparladı ve araplara uygun şekilde düzenledi ve insanlara getirdi"
ayrıca bu da güzel bi düşüncemdir :
insan alfabesi,yazısı insanların kullandığı malzemelerden oluşmuş yapı, o dönemki insanların bildiği şeylerle sınırlı kalmış bilgiler... insan tarafından yazılmış olma ihtimali yüksek değil mi ? ve bizler tarafından yazılanlar anlaşılıyorsa aynısını da yazamaz mıyız ? zekamız o kitabı yazmaya yetecek durumda hem bugün hem 1400 yıl önce
insanları düzene sokmak için gerçekten böyle şeyler gereklidir gerçekten hammurabi kanunları gibi ama onlar da bir süre sonra yetersiz kalacaktır. Ayrıca insan zor durumda kaldığında ondan bir üst düzeyde olan birinden yardım ister bu iş yerinizde patron olsun allah olsun farketmez ondan medet umar ondan yardım bekler insan böyle bir canlıdır ve yıllarca dinin ayakta kalmasının sebebi budur.
...
Peki ya hangi inanç doğru diyecek olursanız bana göre : Agnostisizm veya gerçekten bir şeye inanmak istiyorsanız panteizm. Neden ateizm değil diyecek olursanız günümüzde ateist insan sayısı çok bunu hepimiz biliyoruz ama bunların sizce yüzde kaçı gerçek ateist çünkü gerçekten evrenin oluşumunu sadece bilimle açıklayabilen insanlar ateist olabilir
Mesela Stephen Hawking şöyle demiştir "Tanrı olabilir ama bilimle gerek kalmıyor" bunun ne anlama geldiğini anladınız mı ? şu demek evrenin başlangıcı için tanrıya gerek kalmaması, hayatın olması için tanrıya ihtiyaç olmaması gibi şeyler.
allah kelimesinin barındırdığı anlamlara sahip bir tanrının yaratıcının(insanları anlayabilen onlarla iletişime geçen,onları sınayan test eden insancıl özelliklere sahip bilinçli bir şahıs)gerçekten böyle biri olabilir ama bugüne kadar hiç ipucu vermedi bize ha şöyle dersiniz biri acı çekerken biri gelip ona yardım etmiştir bunu allah yollamıştır veya allahtan yardım istediğinizde size yardım etmiş gibi görülmesi istediğinizin yerine getirilmesi
bunlar zaten mümkün olabilecek şeyler yaşanabilecek şeyler matematiksel olarak oranları hesaplanabilir. bunların hiçbiri allahın var olduğunu ispatlamaz isterseniz ömrü hayatınız boyunca her istediğiniz gerçekleşsin dokunduğunuz kişi iyileşsin fakirlikten kurtulsun bunlar allahın yardım ettiği veya var olduğu anlamına gelmez çünkü dediğim gibi gerçekleşebilecek şeyler.
ve ayrıca ateist arkadaşlara carl sagan'ın şu sözünü hatırlatmak istiyorum kanıtın yokluğu,yokluğun kanıtı değildir.
metafiziksel bir şeyden bu kadar emin olmayın...
şimdi inanç konusu bittiğine göre felsefi görüşe geçebiliriz. bahsetmek istediğim konu : materyalizm materyalistler maddenin ebedi olduğunu söylerler şimdi bu konuya bir teist olarak bakarsak bu "ebedi" sıfatını bir tek tanrıya verdiğimiz zaman, tanrı maddeyi yaratan varlık olur ama aynı sıfatları maddeye de verme hakkınız var (A-teist olarak) yani her iki grupta birinin sonsuzdan beri var olabileceğini düşünüyorlar ancak bu varlığın kim veya ne olduğu konusunda anlaşamıyorlar allah sonsuzdan beri var olabiliyorsa ve yaratıcıya ihtiyaç duymuyorsa madde de böyle olabilir diyenler tanrısız bir alem tasavvur ettiler çünkü burada tanrı aslında direkt bir varlık değil tanrı yaratılıştaki veya oluştaki niyeti temsil ediyor orayı sonra değinicem.
Şimdi mantıken bir şey ya ezelidir ya da sonradan var olmuştur yani bir dönemde yaratılmıştır,bir dönemde ortaya çıkmıştır veya farklı bi forma geçmiştir
Nasıl ki ben var olan şeylerin bir araya getirilmesi ve değişmesi sayesinde şu anki halime geldiysem evren de aslında var olan bir şeylerin değişmesi sonucunda oluşmuş olabilir yani big bang aslında 0 noktasından,yokluktan gelmek 0dan yaratmak anlamına gelmiyor olabilir belki big bang bir doğuştur ve madde daha önceden farklı bir formdadır sonuçta böyle olabilir.yani burda demek istediğim şey big bang bir yaratılış olmadığı veya materyalistlerin iddia ettiği gibi maddenin ezeli ve ebedi olabilme ihtimalin hala bulunduğu. Big Bangle maddenin sonradan yaratılmış olduğununun kanıtlandığı düşünenler şunu hesaba katmıyor : Big bang bizim beyaz delik dediğimiz şey olabilir aynı kara delikler gibi ve karadelikler her şeyi yutuyor (gezegen yıldız pulsar ne varsa hatta ışık bile) ve bu karadeliklerin yuttuğu şeyler nereye gidiyor sorduğunuzda da muhtemel iki cevap verilebiliyor ya hiçlik ya da bir kanal sayesinde başka bir yere taşıyor. eğer 2. ise bu başka bir evren için big bang olabilir (diğer evrende alınan şeylerin yeni bir evrene aktarılması) 1.ye gelicek olursak bu durumda da var olan bir şeyin hiçliğe karıştığı ya da yok olduğu anlamına gelir demekki birt şeyin yok olması veya 0 noktasına kadar inmesi mümkün ve orda hiçbir şey yok, bir yaratılış yok bomboş yani big bangden de bir şeylerin olması ama şeklinin veya herhangi bir formunun olmaması mümkün.
tanrıyı kim yarattı,tanrı var mı dersek bu soruyu gerçekten bilemeyiz yazacak bir şey bulamadım :P bir çok paradoksa girer
Bu yazılanlardan sonra kafası karışanlar ben ne yapmalıyım,neye sığınıcam,ne için yaşayacam,yaşamalı mıyım gibi sorularla yüzleşiyorlarsa bir link bırakıyorum onu okuyabilirsiniz
https://www.google.com.tamp/s/www.yenivatan.at/einstein-hep-su-cevabi-verirdi-spinozanin-tanrisina-inaniyorum/amp/
Yazan -Uğur Karakaya
submitted by flozenlol to u/flozenlol [link] [comments]


2020.09.25 01:47 karanotlar Sosyalizme Çağrı (Marksizm Hakkında) – Gustav Landauer – 13

Sosyalizme Çağrı (Marksizm Hakkında) – Gustav Landauer – 13
https://preview.redd.it/0kz6c67ul6p51.jpg?width=794&format=pjpg&auto=webp&s=7bc8d92d8aca416f0fcc48b7e09ab2bf8319b28d

Marksizm

7.2

Adalet her zaman insanlar arasında hüküm süren ruha bağlı olacaktır ve ruhun şu anda gerekli ve mümkün olduğunu, daimi bir şeyler elde etme konusunda bir biçim şeklinde billurlaşacağını ve geleceğe bir şey bırakmayacağını düşünen herhangi bir kişi sosyalizmin ruhunu hiç bilmiyordur. Ruh her zaman hareket etmekte ve yaratmaktadır ve yarattığı her zaman yetersiz olacaktır ve mükemmellik hiçbir zaman imge ya da fikir olması dışında bir vakıa olmayacaktır. Tek kalemde standart kurumlar yaratmayı istemek boş ve yanıltılmış bir çaba olacak, sömürü ve tefecilik için her olasılığı otomatik olarak dışarıda bırakacaktır. Zamanımız, otomatik işlev gören kurumların yaşayan ruhu ikame ettiği zaman ne ile sonuçlandığını göstermiştir. Her neslin kendi ruhuna uygun olanı cesaretle ve radikal bir biçimde sağlamasına izin verin. Daha sonraları devrimler için yine yeterli bir sebep olmalıdır ve bu devrimler, yeni ruh, kaçan ruhun rijit kalıntılarına karşı çıktığı zaman ihtiyaç haline dönüşür. Bu bakımdan özel mülkiyete karşı mücadele muhtemelen pek çok kişinin, ör. Sözde Komünistlerin, büyük ihtimalle inandığının aksine tamamen farklı sonuçlara yol açacaktır. Özel mülkiyet sahiplikle aynı şey değildir ve ben gelecekte en güzel şekilde çiçeklenen özel sahiplik, kooperatif sahipliği, topluluk sahipliği görüyorum. Sahiplik, kesinlikle sırf nesnelerin ya da en basit araçların doğrudan kullanımı olmayıp oldukça korkulan boş inanç kaynaklı her tür üretim aracıdır, ev ve toprak sahipliğidir. Bin yıllık ya da sonsuza kadar sürecek nihai hiçbir güvenlik tedbiri alınmayacak fakat büyük, kapsayıcı eşitleyiş ve iradenin yaratılması bu eşitlemeyi periyodik olarak tekrarlayacaktır.
“Sonra yedinci ayın onuncu gününde tüm toprağınızda eşitleme gününü ilan etmek için (trompet çalacaksınız?)…” Ve ellinci yılı kutsayacak ve toprağınızda oturan herkes için serbest bir yıl ilan edeceksiniz; çünkü o sizin jübile yılınızdır ve aranızdaki herkes kendi mülküne ve ailesine geri dönecektir.
“Bu herkesin kendisine ait olanı yeniden elde ettiği jübile yılıdır.”
Kulakları olan herkesin duymasına izin verin.
Trompetiniz toprağınızın her tarafından duyulsun!
Ruhun sesi, insanlar bir arada olduğu müddetçe tekrar ve tekrar çalacak olan trompettir. Adaletsizlik her zaman kendisini devam ettirmek isteyecektir ve her zaman, insanlar gerçekten var olduğu müddetçe, adaletsizliğe karşı isyan olacaktır.
Anayasa olarak isyan, kaide olarak dönüşüm ve devrim, niyet olarak ruh vasıtasıyla düzen ilk ve son kez tesis edilir; işte bu Musavari sosyal düzenin büyük ve kutsal kalbidir.
Buna yine ihtiyacımız var: ruh ile gerçekleştirilen yeni bir nizam ve dönüşüm eşyayı ve kurumları nihai bir biçim şeklinde tesis etmeyecek fakat kendisini bunların içinde sürekli iş başında ilan edecektir. Devrim toplumsal düzenimizin bir parçası olmalıdır, anayasamızın en temel kaidesine dönüşmelidir. Ruh kendisi için yeni biçimler, katı olmayan türde hareket biçimleri, özel mülkiyete dönüşmeyen, sömürü ya da kibir ile değil sadece güvence ile çalışma imkânı sağlayan sahipliği, kendinden değil ticaret ile ilişkisi bakımından değer taşıyan ve de kullanımı için koşulları içeren, günümüzde ölümsüz ve öldürücü iken süresi dolabilen ve tam da bu yüzden canlılık kazanan bir takas aracı yaratacaktır.
Ruh her zaman hareket etmekte ve yaratmaktadır ve yarattığı her zaman yetersiz olacaktır ve mükemmellik hiçbir zaman imge ya da fikir olması dışında bir vakıa olmayacaktır. Tek kalemde standart kurumlar yaratmayı istemek boş ve yanıltılmış bir çaba olacak, sömürü ve tefecilik için her olasılığı otomatik olarak dışarıda bırakacaktır.
Aramızda yaşama sahip olmak yerine ölümü pekiştirdik. Her şey bir nesneye ve objektif bir puta indirgendi. Güven ve mütekabiliyet yozlaşarak sermayeye dönüştü. Ortak çıkar devlet ile ikame edildi. Davranışımız, ilişkilerimiz esnek olmayan şartlara dönüştü ve orada burada korkunç kırılmalar ve kargaşalarla uzun zaman aşımlarından sonra bir devrim patlak vermiş, bu da dolayısıyla ölüm, yaşamadan ölen kurumlar ve katı, değiştirilemez gerçeklikler üretmiştir. Şimdi tesis edilebilecek tek ilkeyi, temel sosyalist kavrayışla örtüşen ilkeyi (bir eve, o evde çalışma ile üretilenden daha fazla olan hiç bir tüketici değeri girmemelidir çünkü insan dünyasında tek başına çalışmanın haricinde hiçbir değer yaratılmaz), ekonomimizde yerleştirerek tam iş yapalım. Kim vazgeçmek isterse ya da hiçbir şey sunmak istemezse o şekilde davranabilir, bu onun hakkıdır ve bu ekonomiyi de ilgilendirmez fakat hiç kimse koşullardan dolayı mülksüz kalmışsa hiç bir şey yapmaya zorlanmamalıdır. Yine de bu ilkenin tekrar uygulanması için araçları her yerde farklı olacaktır ve bu ilke sadece tekrar tekrar yeniden uygulandığı müddetçe yaşayacaktır.
Marksistler yeryüzünü sermayeye bir tür eklenti olarak görmüş ve bununla ne yapacağını hemen hiç bilememiştir. Gerçekte sermaye birbirinden oldukça farklı iki şeyden oluşur: birincisi, toprak ve toprağın ürünleri, parseller, binalar, makineler, aletler ki toprağın parçası olduğu için “sermaye” olarak adlandırılmaması gerekir; ikincisi insanlar arasındaki ilişki, birleştirici ruh. Para ya da takas aracı yardımıyla tüm muayyen malların uygun bir biçimde (bu durumda doğrudan diğeri için) ticaretinin yapılabildiği, doğrudan genel mallar için geleneksel bir sembolden başkaca bir şey değildir.
Bunun sermaye ile doğrudan hiç bir ilgisi yoktur. Sermaye bir takas aracı değildir ve bir sembol değil bir olasılıktır. Çalışan birinin ya da grubun özel sermayesi, muayyen bir zaman diliminde muayyen ürünler üretme olasılıklarıdır. Bunun için kullanılan maddi gerçeklikler, öncelikle, kendisinden daha fazla yeni ürünlerin işlenebileceği materyallerdir – toprak ve toprağın ürünleri -; ikincisi, çalışılan aletlerdir ( ayrıca toprağın ürünleridir); üçüncüsü, çalışma sırasında işçilerin tükettiği yaşam gereksinimleri, yine toprağın ürünleridir. Kişi sadece tek bir üründe çalıştığı müddetçe, o ürünü üretim sırasında ve üretim için ihtiyaç duyduğu ürün ile takas edemez; fakat çalışan tüm insanlar bu beklenti ve gerilim halindedir. Sermaye, şimdi, yalnızca umulan ürünün beklentisi ve peşin ödemesidir, itibar ve mütekabiliyet ile tümüyle aynıdır. Adil takas ekonomisinde iş talebi olan her şahıs ya da müşterileri olan her üretim grubu açlıkları ve elleri için maddi araçları, yeryüzünü ve yeryüzünün ürünlerini alır. Çünkü hepsinin mütekabil ihtiyaçları vardır ve her biri bir diğerine kendi beklenti ve gerilimden ortaya çıkan gerçeklikleri sağlar; böylelikle bir kez daha olasılık ve hazırlık gerçekliğe dönüşür vs. Dolayısıyla sermaye bir şey değildir; toprak ve ürünleri bir şeydir. Geleneksel görüş, şeyler dünyasının tümüyle müsaade edilemez ve etkili bir biçimde yanlış kopyası olduğu şeklindedir. Sanki tek ve sadece topraklardan oluşan dünya, bir şey olarak sermayenin dünyası olarak da vardı. Buna göre olasılık, ki sadece gerilim ilişkisidir, bir gerçekliğe dönüşür. Sadece bir tane objektif gerçeklik vardır, o da topraktır. Genellikle sermaye olarak adlandırılan geri kalan her şey ilişki, hareket, dolaşım, olasılık, gerilim, itibar ya da bizim adlandırdığımız gibi ekonomik işleviyle birleştirici ruhtur. Bu elbette sevgi ve nezaket gibi amatörce arzı endam etmeyecektir fakat Proudhon’un takas bankası olarak adlandırdığı amaca yönelik organları kullanacaktır.
İçinde bulunduğumuz zamana kapitalist çağ dediğimizde, bu ifade, birleştirici ruhun artık ekonomide hüküm sürmediği, fakat nesne-putun yani gerçekte bir şey olmayan bir şeyin hüküm sürdüğü, bazı şeylerin gerçekten bir şey olmadığı fakat hiç olduğu bir şey için yanlışlık yapıldığı anlamına gelir.
Bir şey olduğu düşünülen bu hiçbir şey, zengin adamın evine pek çok somut gerçeklik getirir, çünkü çok değerli [Geltung] olduğu düşünülen paradır [Geld]. Ve bu hiçbir şey söz konusu gerçeklikleri iktidar konumuna getirir. Hepsi de hiçbir şeyden değil topraktan ve yoksulun çalışmasından kaynaklanır. Çünkü ne zaman çalışma (iş) toprağa yaklaşmak istese ve nerede bir ürün bir emek aşamasından diğerine geçmek istese, tüketici sektörüne girebilmesinden önce, sahte sermaye kendisini tüm bu iş sürecine sokar ve küçük hizmetleri için sırf ödeme almakla kalmaz faiz de alır çünkü hareketsiz durmayı değil dolaşıma girmeyi çok ister.
Bir şey olduğu düşünülen ve birliğin kaybolan ruhunu ikame eden diğer bir hiçbir şey, yukarıda sık sık bahsedildiği üzere devlettir. İnsanlarla insanlar arasında, insanlarla toprak arasında, insanlar arasındaki hakiki bağ (karşılıklı çekim ve ilişki, özgür bir ruh) her nerede zayıflamışsa orada, bir engel, itiş, soğurma ve sıkıştırma olarak her yerde devreye girer. Hakiki karşılıklı çıkarın ve güvenin yerini alan sahte sermayenin vampir-benzeri yağma gücünü ifa edememesi, mülk sahipliğinin güç tarafından, devlet, devlet yasaları, yönetimi ve idaresi tarafından desteklenmiyor olsa bile haraç koyamaması gerçeği ile de ilgili olmalıdır. Fakat kişi hiç unutmamalıdır ki tüm bunlar – devlet, yasalar ve yöneticiler – insanlar için – yaşam ve eziyet imkânlarından yoksun oldukları ve birbirlerine şiddet uyguladıkları için – diğer bir deyişle insanlar arasındaki güç için sadece birer isimdirler.
O halde doğru sermaye tanımı verildikten sonra “sermaye” teriminin pek de doğru olmadığını bu bölümde gördük çünkü bu terim hakiki sermayeyi değil sahte sermayeyi belirtmektedir. Fakat biri insanlar için gerçek bağları çözmek, kabul edilmiş sözcükleri ilk kez kullanmak istediğinde bu hükümsüz de kılınamaz. Burada olan da budur.
Bu bakımdan işçiler hiç sermayeleri olmadıklarını anladığı zaman, düşündüklerinden çok daha farklı bir biçimde haklı olurlar. Sermayelerin sermayesinden, realite olan tek sermayeden – gerçi realite bir şey olmasa da – ruhtan yoksundurlar. Bu imkândan ve tüm yaşam önkoşulundan vazgeçirilmiş olan hepimiz gibi tüm yaşamların maddi koşulu da yani toprak da ayaklarının altından alınıp götürülmüştür.
Bu yüzden toprak ve ruh – sosyalizmin çözümüdür.
Ruh tarafından zapt edilen insanlar ilk önce toplum için ihtiyaç duydukları tek dışsal koşul olarak toprağı arayacaktır.
Sosyalizm bunun tersine çevrilmesidir. Sosyalizm yeni bir başlangıçtır. Sosyalizm doğaya geri dönüştür, ruhun yeniden bağışlanması, ilişkilerin yeniden kazanılmasıdır.
İnsanların ürünlerini dünya pazarında ve kendi ulusal ekonomilerinde takas ettiğinde toprağın da hareketli kılındığını çok iyi biliyoruz. Toprak uzun zamandır menkul kıymetler piyasasının nesnesine, kâğıda dönüştürülmüş durumdadır. İnsanların kendi dünya pazarlarında ve ulusal ekonomilerinde bir ürünü denk bir ürün ile takas edebilmeleri halinde, diğer bir deyişle daha büyük grupların kendi tüketimlerini ve olağanüstü kredilerini birleştirerek kendilerine olanak tanımaları halinde, bu kesinlikle sonuç verecektir, kendi kullanımları için kapitalist piyasaya başvurmaksızın yeni materyallerden giderek artan miktarlarda sanayi ürünü üretebileceğini de biliyoruz. Bundan sonra insanların zaman içerisinde sadece toprak ürünlerini değil artan bir şekilde toprağın kendisini satın alabilir hale geleceğini biliyoruz. Bu tür güçlü tüketici-üretici-birliklerin sadece kendi karşılıklı kredilerini değil nihayetinde kayda değer para sermayesini de kontrol edeceğini biliyoruz. Fakat insanlar sadece bununla tatmin olsaydı, nihai kararı yalnızca tehir ederlerdi. Toprak sahipleri toprakta büyüyen veya toprak altından elde edilen her şey üzerinde, tüm insanların yiyeceği ve sanayi hammaddeleri üzerinde bir tekele sahiptir. Devletin ve para-sermayenin daima genişleyen kısmının temelleri, toprağın özel sahipliği kaldırıldığında ve mütekabiliyet sosyalist sermaye biçimi olarak gösterildiğinde yıkılır. Fakat bu noktaya ulaşmadan önce tüketici-üretici-kooperatifleri tarafından kapitalist ticaret ve endüstri ne kadar yok edilirse, devlet ve para-kapitalizmi de toprak ileri gelenlerinin tarafında o kadar güçlü yer alacaktır. Arazi sahipliği sektörü kooperatiflere kendi üretimleri için otomatik olarak tedarik sağlamayacak, bilakis ürünlerinin fiyatını neredeyse satın alınamayacak yüksek fiyat seviyelerinde artıracaktır. Zira tıpkı sermayenin de aynı şekilde sadece hayali bir hakiki cesamete sahip olması gibi toprak sadece görünüşte akışkan ya da kâğıttır. Karar anında toprak gerçekte ne ise ona dönüşür: sahiplenilen ve alıkoyulan fiziki doğanın bir parçası.
Sosyalistler toprak sahipliğine karşı mücadeleden kaçınamaz. Sosyalizm için mücadele toprak için mücadeledir; toplumsal mesele tarımsal bir meseledir.
Şimdi Marksistlerin proleterya teorisinin nasıl muazzam bir yanlış olduğu da görülebilir. Devrim bugün olsaydı, ne yapılacağına ilişkin halkın hiçbir tabakasının bizim sanayi proleterlerininkinden daha az fikri olmazdı. Serbest kalma için duydukları özlem açısından – zira serbest kalmanın ve soluklanmanın hasretini çekmektedirler fakat hangi yeni ilişkileri ve koşulları tesis etmek istediklerine dair çok az fikirleri vardır – elbette Herwegh’in eski sloganı çok çekicidir “İşin adamı, uyan! Gücünü bil! Senin güçlü kolun durursa, tüm çarklar durur”. Bu deyiş cazibelidir, olgusal gerçeklere genel bir ifade veren her şey gibi ve bu bakımdan mantıklıdır. Genel grevin berbat bir kaos üreteceği, işçiler eğer kısa bir süre bile olsa dayanabilirlerse kapitalistlerin teslim olmak zorunda kalacağı oldukça doğrudur.
Fakat bu çok büyük bir “eğer”dir ve bugün işçiler, devrimci bir genel grev durumunda kendilerine yiyecek sağlamakla ilgili muazzam zorluklara ilişkin yeterli netlikte bir resme neredeyse hiç sahip değillerdir. Yine de ani, kapsayıcı, şiddet hamleli bir genel grev devrimci sendikalara belirleyici bir gücü şüphesiz verir. Devrimden sonraki gün, sendikalar fabrikaları ve atölyeleri işgal edecek ve dünya kâr-piyasası için özdeş ürünler üretmeye devam etmek zorunda kalacak, tasarrufları ve kârları kendi aralarında bölüşecektir – ve elde ettikleri tek sonucun durumlarının daha da kötüleşmesi, üretimin durması ve tam bir imkânsızlık olduğunu görünce şaşıracaklardır.
Kâr-kapitalizminin takas ekonomisini, doğrudan sosyalist takas ekonomisine dönüştürmek tümüyle imkânsız hale gelmiştir. Bu aktarımın birden yapılamayacağı apaçıktır; eğer tedricen uygulama için bir girişimde bulunulursa, sonuç, devrimin en berbat şekilde parçalanması, hızla müteakip taraflar arasında en vahşi mücadelelerin yaşanması, ekonomik kaos ve politik despotizm olacaktır.
Ürünlerin imalatında ve dağıtımında adalet ve akıldan çok fazla uzaklaştırıldık. Her tüketici bugün tüm dünya ekonomisine bağımlıdır çünkü kâr ekonomisi tüketici ile ihtiyaçları arasına konmuştur. Yediğim yumurtalar Galiçya’dan, tereyağı Danimarka’dan, et Arjantin’den, ekmeğim için tahıl da Amerika’dan, takım elbisem için yün Avustralya’dan, gömleğimin pamuğu, botlarım için deri ve gerekli tabaklama malzemeleri, masa, sandalye, sıra, vs için tahta, hepsi Amerika’dan gelmektedir.
Zamane insanlar ilişkilerini kaybetmişler ve sorumsuzlaşmışlardır. İlişki, insanları bir araya getiren ve onların ihtiyaçlarını karşılamak için birlikte çalışmasını sağlayan bir çekimdir. Bu ilişki, ki onsuz yaşayan insanlar olamayız, dışsallaştırılmış ve şeyleştirilmiştir. Tüccar ürünlerini kimin satın aldığını umursamaz; proleterya ne yaptığını veya nerede çalıştığını umursamaz; teşebbüsün doğal ihtiyaçları karşılama amacı yoktur; teşebbüsün tüm ihtiyaçları karşılayabilecek, düşünmeden, mümkün mertebe çalışmadan, diğer bir deyişle mümkün mertebe tabi kılınan öteki insanların çalışmasıyla, parayla, şeyleri mümkün olan en büyük miktarlarda elde etme şeklinde yüzeysel bir amacı vardır. Para ilişkileri yutmuştur ve dolayısıyla bir şeyden daha fazlasıdır. Amaçlı bir şeyin işareti, ki doğa dışında suni olarak işlenmiştir, artık büyüyememesi, çevresinden malzeme veya enerji çıkaramayıp sakin bir şekilde tüketilmeyi beklemesi, kullanılmadığı takdirde er ya da geç bozulmasıdır. Büyüyen şey kendi hareketine ve kendi nesline sahip olup bir organizmadır. Ve bu bakımdan para suni bir organizmadır; büyür, döl üretir, her nerede olursa olsun çoğalır ve ölümsüzdür.
Fritz Mauthner (Dictionary of Philosophy) “Tanrı” kelimesinin aslen “put” kelimesi ile özdeş olduğunu ve her ikisinin de “dökme (metal)” anlamına geldiğini göstermiştir. Tanrı insanlar tarafından yapılarak hayat bulan, insanların yaşamını kendisine çeken ve sonunda tüm insanlıktan daha güçlü bir hale dönüşen bir üründür.
İnsanoğlunun bugüne kadar fiziken yarattığı tek “dökme metal”, tek put, tek Tanrı paradır. Para sunidir ve canlıdır, para parayı doğurur ve para ve para ve para yeryüzündeki tüm güce sahiptir.
Kim sosyalizm için bir şeyler yapmak isterse, sezilen ve fakat bilinmeyen neşe ve mutluluğun önsezisinden işe koyulmalıdır. Hala öğreneceğimiz çok şey var: çalışma neşesi, ortak çıkar neşesi ve karşılıklı sabır neşesi. Her şeyi unuttuk yine de hepimiz içimizde onu hala hissediyoruz.
Ancak bunu göremeyen, bugün de paranın, bu Tanrının insandan çıkmış ve yaşayan bir şeye dönüşmüş, bir şey-olmayanın, ruhtan başka bir şey olmadığını, paranın deliliğe dönüşen yaşamın anlamı olduğunu hala göremez. Para servet ihdas etmez, para servettir; kendi başına (per se) servettir, para hariç hiç kimse zengin değildir. Para gücünü ve yaşamını başka bir yerden alır; para bunları yalnızca bizden edinir; parayı zengin ve bereketli bir biçimde üretken kıldıkça kendimizi, hepimizi yoksullaştırırız ve baltalarız. İnsan kadınlardan yüz binlercesinin artık anne olamadığı neredeyse abartısız bir doğruya dönüşmüştür. Çünkü korkunç para tıpkı bir vampirin erkek ve kadından hayvan sıcaklığını ve erkek ve kadının damarlarından kanını emdiği gibi döl ve sert metal verir. Biz hepimiz dilencileriz ve yoksul garibanlarız ve budalayız çünkü para Tanrıdır ve çünkü para yamyama dönüşmüştür.
Sosyalizm bunun tersine çevrilmesidir. Sosyalizm yeni bir başlangıçtır. Sosyalizm doğaya geri dönüştür, ruhun yeniden bağışlanması, ilişkilerin yeniden kazanılmasıdır.
Bizim neden çalıştığımızı öğrenmekten ve bunu uygulamaktan başka sosyalizme giden başka bir yol yoktur. Günümüz insanlarının ruhlarını sattığı Tanrı ya da şeytan için değil, ihtiyaçlarımız için çalışıyoruz. Çalışma ve tüketim arasındaki bağlantının yeniden yapılanması: işte bu sosyalizmdir. Tanrı şimdilerde çok güçlü ve her şeye kadir hale gelmiştir ki bundan böyle yalnızca teknik bir değişim, takas sisteminde reform ile kaldırılamaz.
Bu yüzden sosyalistler üyelerinin ihtiyaç duyduğunu üreten yeni topluluklar oluşturmalıdır.
Ne insanoğlunu bekleyebiliriz ne de bireyler olarak içimizdeki insanlığı bulup yeniden yaratmadığımız sürece, ortak bir ekonomi ve adil bir takas sistemi için, insanoğlunun birleşmesini bekleyebiliriz.
Her şey bireyle başlar ve her şey bireye bağlıdır. Günümüzde bizi çevreleyen ve zincirleyen şeylerle kıyaslandığında sosyalizm, insanların bugüne kadar üstlenmiş olduğu en devasa görevdir. Bu görev cebir ve zekâ da dâhil dışsal çarelerle gerçekleştirilemez.
Başlangıç noktası olarak biraz yaşamı, yaşayan ruhun dışsal biçimlerini içeren pek çok şeyi hala kullanabiliriz. Eski ortak mülkiyetin kalıntılarına, çiftçilerin ve tarla işçilerinin yüzyıllar önce özel mülkiyete geçmiş olan, asli ortak mülkiyet anılarına sahip topluluklarından ve de tarla ve zanaat işleri için ortak ekonomiyi hatırlatan geleneklerden faydalanılabilir. Çiftçinin kanı pek çok kent proletaryasının damarlarında hala dolaşmaktadır; Kent proletaryası bunu tekrar dinlemeyi öğrenmelidir. Amaç, hala çok uzak olan amaç, bugün genel grev olarak diğer bir deyişle, başkaları, zenginler, putlar ve canavarlık için çalışmayı reddetmek şeklinde adlandırılmaktadır. Genel grev – fakat elbette ki bugün ilan edildiği şekilde ve anlık başarısının çok belirsiz ve nihai başarısızlığının mutlak kesin olduğu başkaldırı ile birlikte kollar çapraz tutulu pasif genel grevden farklı olan genel grev – kapitalistlere şöyle seslenir: “En uzun kimin dayanabileceğini görelim!” Genel bir grev, evet! Fakat aktif olan bir grev, zaman zaman devrimci genel grevle ilişkili, sade dilde “yağmalama” denilenden çok farklı bir eylem. Aktif genel grev yalnızca çalışan insanların faaliyetlerinin, emeklerinin bir gıdımını bile başkalarına vermeyi reddedebildiği, sadece kendi ihtiyaçları, kendi gerçek ihtiyaçları için çalıştığı zaman muzaffer olacaktır. Bu hala çok uzaktır – fakat sosyalizmden hala çok uzak olduğumuzun, uzun, çok uzun bir yola başladığımızın farkında olmayan kim? İşte bu yüzden Marksizmin can düşmanıyız: çünkü Marksizm çalışan insanların sosyalizmle başlamalarını engellemiştir. Tamah ve zorluğun taşlaşmış dünyasından bizleri çıkaracak olan sihirli sözcük “grev” değil, “çalışmak”tır.
Tarım, endüstri ve zanaat, akli ve fiziki çalışma, öğretme ve çıraklık sistemi yeniden birleştirilmelidir; Peter Kropotkin bunu başarma yöntemlerine dair kendi kitabı Tarla, Fabrika ve Atölye’de çok değerli şeyler söylemiştir.
Halktan, tüm halktan, tüm halkımızdan umudumuzu kesmemeliyiz. Elbette bugün halklar yoktur. Devlet ve para halkın, diğer bir deyişle ruhla birleşmiş insanların yerini alırken bireyler bölünmüş insan parçalarına indirgenmiştir.
Yalnızca ilerlemeci ve ruhsal olan bireyler bir kez daha halkın ruhu ile dolduğu zaman, halkın ön bir biçimi yaratıcı insanlarda yaşadığında ve yürekleri, akılları ve elleri ile hakikatte gerçekleşme talep ettiğinde Halk, varlığa döndürülebilir.
Sosyalizm, her tür bilgiyi gerektirse de bir bilim değildir – doğru yolu yürümek adına, hurafeyi ve yanlış yaşamı terk etmek için gerekli bir koşuldur. Bununla birlikte sosyalizm kesinlikle bir sanat, canlı malzemeyle inşa eden yeni bir sanattır.
Şimdi, tüm sınıflardan kadınlar ve erkekler halka varmak için halkı terk etmeye çağrılmaktadır.
Çünkü işte görev budur: halktan umudu kesmemek fakat aynı zamanda halkı beklememek. Her kim içinde taşıdığı halk cevherine hakkını verirse, her kim kendisi gibi başkaları ile bu doğmamış tohumun ve basıncın hayali biçiminin hatırına, sosyalist düzeni gerçekleştirmek için yapılabilecek her şeyi gerçeğe dönüştürmek amacıyla birleşirse halkı halka gitmek üzere terk eder.
Sosyalizm, kendisi için birleşen, var olan adaletsizlik için en derinden tiksinti ve hakiki bir toplum oluşturma için en güçlü arzuyu ve özlem hissini duyanların sayısına bağlı olarak farklı bir gerçekliğe dönüşecektir.
O halde sosyalist haneleri, sosyalist köyleri, sosyalist toplulukları kurmak için birleşelim.
Kültür herhangi bir özel teknoloji biçimine ya da ihtiyaçların tatminine değil, adaletin ruhuna dayanır.
Sosyalizm çevremizde ve içimizde berbat koşullar yüzünden acı çeken herkesin davasıdır ve çoğu sınıf yakında herkesin bugün şüphe ettiğinden daha çok acıya katlanacaktır. İşçi birlikleri dâhil hiç kimse ahlak ve kendi kefareti açısından parasını tek kalemde vermek ve bu para ile sosyalizmin başlangıcı için toprağı özgürleştirmek dışında sahip olduğu parası ile daha iyi bir şey yapamaz. Toprak özgür olduğunda hiç kimse bu toprağın satın alındığını söyleyemeyecektir
Kim sosyalizm için bir şeyler yapmak isterse, sezilen ve fakat bilinmeyen neşe ve mutluluğun önsezisinden işe koyulmalıdır. Hala öğreneceğimiz çok şey var: çalışma neşesi, ortak çıkar neşesi ve karşılıklı sabır neşesi. Her şeyi unuttuk yine de hepimiz içimizde onu hala hissediyoruz.
Sosyalistlerin kapitalist pazar ile mümkün mertebe irtibatlarını kestiği ve dışarıdan hala gelmesi gereken değer kadar ihracat yaptığı bu yerleşimler sadece küçük başlangıçlardır ve denemelerdir. Böylelikle insan kitleleri, topluluğun yüreğindeki neşe, kendisi ile mutmain yeni ilkel saadete imrenme ile üstesinden gelecektir ki bunlar ülke üzerinde parlamalıdır.
Gerçeklik olarak sosyalizm yalnızca öğrenilebilir; sosyalizm, tüm yaşam gibi bir girişimdir. Şiirsel sözcükler ve betimlemelerle biçimlendirmeye çalıştığımız her şey – işteki çeşitlilik, akli çalışmanın rolü, en uygun ve en az sorgulanabilir takas aracı biçimi, hukuk yerine sözleşmenin takdimi, eğitimin yenilenmesi, tüm bunlar gerçekleştirme eyleminde gerçeğe dönüşecek ve kesinlikle önceden belirlenmiş bir şablona göre düzenlenecektir.
Muhtemelen ileride, düşünce ve tahayyülde net olarak ortaya konmuş biçimlere sahip toplulukları ve sosyalizm topraklarını beklemiş ve öngörmüş olan kişileri hatırlayacağız. Realite kendi bireysel oluşumlarından farklı görünecektir fakat onların bu imgelerinden kaynaklanacaktır.
Burada Proudhon’u ve onun keskin bir biçimde tanımladığı, sözleşme ve özgürlük ülkesine dair asla belirsiz olmayan tasavvurlarını hatırlayalım. Henry George, Michael Flürscheim, Silvio Gesell, Ernst Busch, Peter Kropotkin, Elise Reclus ve başka pek çok kişi tarafından görülmüş ve tarif edilmiş birçok iyi şeyi hatırlayalım.
Hoşumuza gitse de gitmese de geçmişin varisleriyiz; gelecek nesillerin bizim varislerimiz olması için irade toplayalım ki böylece tüm yaşamımızda ve eylemlerimizde gelecek nesilleri ve çevremizdeki insan kitlelerini etkileyelim.
Bu tümüyle yeni bir sosyalizm, yeniden yeni olan bir sosyalizmdir; zamanımız açısından yeni, ifade açısından yeni, geçmişe dair görüşü açısından yeni, pek çok ruh halleri açısından da yenidir. Neyin var olduğuna yeni bir bakışla bakmamız da gerekmektedir: insan sınıflarına, kurumlara ve geleneklere yeniden bakmalıyız. Şimdilerde köylüleri tümüyle yeni bir ışık altında görüyoruz ve bize nasıl muazzam bir görev (onlara konuşmak, aralarında yaşamak ve içlerinde solan ve körelen şeyleri – dini, dışsal ya da yüce bir güce inanç değil, yaşadığı müddetçe birey insanoğlunun kendi içindeki gücüne ve mükemelleştirilebilirliğine inanç – canlandırmak ve yeniden diriltmek görevi) bırakıldığını biliyoruz. Köylünün ve toprak sahibi olmaya sevgisinin nasıl korkulan olduğunu [biliyoruz]: köylülerin çok fazla toprağı yoktur, çok az toprağı vardır ve bu onlardan alınmamalıdır, onlara verilmelidir. Fakat elbette herkes gibi onların da her şeyden önemlisi ihtiyaç duyduğu şey ortak, komünal ruhtur. Ancak onlarda bu ruh, kentli işçilerdeki kadar çok gömülmüş değildir. Sosyalist yerleşimcilerin sadece mevcut köylere gidip oralarda yaşamaları gerekmektedir ve canlanabilecekleri ve on beşinci ve on altıncı yüzyılda içlerinde olan ruhun bugün bile yeniden uyandırılabileceği görülecektir.
insanlara bu sosyalizmden yeni bir dille bahsedilmelidir. Burada birinci, ilk girişimde bulunulmaktadır. Bizler, bizler ve başkaları bunu daha iyi yapmayı öğreneceğiz. Bizler ruhsuz sosyalist biçim olan kooperatiflere ve amaçsız cesaret olan sendikalara sosyalizmi getirmek istiyoruz.
İstesek de istemesek de konuşma ile kalmayacağız; daha ileri gideceğiz. Şimdiki zaman ile gelecek zaman arasında bir boşluk olduğuna artık inanmıyoruz; biliyoruz: “Amerika ya buradadır ya da hiçbir yerdedir”. Şimdi, şu anda yapmadığımız ne varsa onu hiçbir zaman yapmayacağız.
Tüketimimizi birleştirebilir ve her tür paraziti yok edebiliriz. Kendi tüketimimiz için mal üretmek üzere bir sürü zanaat ve endüstri tesis edebiliriz. Bunda, kooperatiflerin şimdiye kadar ilerlediğinden daha ileriye gidebiliriz, zira onlar kapitalist-yönetimli teşebbüs ile rekabet etme fikrinden hala kurtulamıyorlar. Onlar bürokratik, onlar merkeziyetci; işverene dönüşmenin ve sendikalar üzerinden işçileri ile sözleşme aktetmenin dışında kendilerine yardım edemezler. Tüketici-üretici-kooperatifte her bir kişinin kendisi için hakiki bir takas ekonomisi içerisinde çalıştığı, bu ekonomi içerisinde kârlılığın değil işin verimliliğinin belirleyici olduğu; pek çok teşebbüs biçiminin, ör. küçük teşebbüsün, kapitalizmde kârsız olsa da burada tamamen verimli olduğu ve sosyalizmde hoş karşılandığı onların aklına gelmez.
Siz ressamlar, şairler, müzisyenler bunu biliyorsunuz ve yeni halklardan çıkacak olan gücün ve şevkin ve tatlılığın sesleri şimdiden sizden bahsediyor. Tüm kimsesizliğimizde parçalanmış genç insanlar yaşıyor, sağlam insanlar, eski insanlar, test edilmiş ve onaylanmış, asil kadınlar:
Yerleşimler kurabiliriz, gerçi bunlar bir çırpıda kapitalizmden tümüyle kaçamazlar. Fakat biz sosyalizmin bir yol, kapitalizmden uzak bir yol olduğunu ve her yolun bir başlangıcının olduğunu biliyoruz. Sosyalizm, kapitalizmden çıkmayacaktır, ondan uzakta büyüyecektir; kendisini kapitalizme kapatacaktır.
Toprak satın alma aracı ve bu yerleşimlerin ilk işletim fonları, sendikalar ve bize katılan işçi grupları vasıtasıyla ve bize ya tamamen katılmış ya da en azından davamıza katkıda bulunan zengin adamlar kanalıyla tüketimlerimiz bir havuzda toplanarak elde edilecektir. Tüm bunları beklemekte ve bu beklentiyi ilan etmekte tereddüt etmiyorum. Sosyalizm çevremizde ve içimizde berbat koşullar yüzünden acı çeken herkesin davasıdır ve çoğu sınıf yakında herkesin bugün şüphe ettiğinden daha çok acıya katlanacaktır. İşçi birlikleri dâhil hiç kimse ahlak ve kendi kefareti açısından parasını tek kalemde vermek ve bu para ile sosyalizmin başlangıcı için toprağı özgürleştirmek dışında sahip olduğu parası ile daha iyi bir şey yapamaz. Toprak özgür olduğunda hiç kimse bu toprağın satın alındığını söyleyemeyecektir – kendisi de bunu hissetmeyecektir bile -. Çok titiz olmayın, siz işçiler: ayakkabı, pantolon, patates, ringa balığı satın alıyorsunuz; siz, çalışan ve acı çeken insanlar, talihinizin şu ana kadar size oynattığı rol ne olursa olsun, kendi özgürlüğünüzü adaletsizlikten satın almak için gücünüzü bir araya toplamanız ve şu andan itibaren kendi topluluğunuz için ihtiyacınız olanı kendi toprağınız üzerinde yapmanız güzel bir başlangıç olmaz mıydı?
Unutmayalım: eğer doğru ruha sahipsek, o zaman toplum için ihtiyaç duyduğumuz her şeye sahibizdir: bir şey hariç: toprak. Toprak için açlık başınıza gelmeli, siz büyük şehrin insanları!
Kendi kültürleri ile sosyalist koloniler toprakta her yerde, kuzeyde, güneyde, doğuda ve batıda, kâr ekonomisinin süfliliğinin ortasında, her ilde dağıldığında ve görüldüğünde, tarifsiz fakat sessiz tutumlarında yaşama sevinci hissedildiğinde imrenme giderek artacaktır. O zaman, inanıyorum ki halk ilerleyecektir. Halk görmeye, bilmeye ve emin olmaya başlayacaktır. Dış görünüşte sosyalistçe, müreffeh ve keyifli yaşamak için sadece tek bir şey eksik olacaktır: toprak. Ve ardından halklar toprağı özgür kılacak ve artık sahte tanrı için değil insanlar için çalışacaktır. Sonra? Sadece başla: en küçük ölçekte ve en az sayıda insan ile başla.
Devlet, diğer bir deyişle hala cahil olan kitleler, imtiyazlı sınıflar ve her ikisinin de temsilcileri, icrai ve idari kast, bu işe başlayanların yolu üzerinde en büyük ve en küçük engelleri yerleştirecektir. Bunu biliyoruz.
Tüm bu engeller, eğer gerçek engeller iseler, onlarla bizim aramızda en küçük bir boşluk bırakılmaması için yakın ve bir arada durmamız halinde yok edilecektir. Bunlar artık sadece beklentilerde, hayallerde, korkulardaki engellerdir. Bunu şimdi görüyoruz: zamanı geldiğinde yolumuzu her tür engelle kapatacaklardır – ve bu yüzden bizler bu arada hiçbir şey yapmamayı seçeceğiz.
Köprüyü, köprüye geldiğimizde geçeceğiz! Şimdi ileri doğru hareket edelim ki böylece çoğalalım.
Hiç kimse halka şiddet uygulayamaz, bu halkın kendisi hariç.
Ve halkımızın büyük bir kısmı adaletsizliğin ve kendilerine bedenen ve ruhen zarar verenin tarafını tutacaktır çünkü ruhumuz yeterince güçlü ve ikna edici değildir.
Ruhumuz ateş almalı, aydınlatmalı, baştan çıkarmalı ve cezbetmelidir.
Konuşma bunu hiçbir zaman tek başına başaramaz; en güçlü, öfkeli ya da en nazik konuşma dahi yapamaz.
Sadece örnek, bunu başarabilir.
Örneklemeliyiz ve yol göstermeliyiz.
Örneklemek ve Fedakârlık ruhu! Geçmişte, günümüzde ve gelecekte, bu şekilde yaşamayı sürdürmenin imkânsızlığından dolayı her daim isyanda olan bu düşünceye fedakârlık üstüne fedakârlık yapılacaktır.
Şimdi, doğru yaşam biçimi için örnek sunmak üzere başka tür fedakârlıklar, kahramanca olmayan, sessiz, etkileyici olmayan fedakârlıklar yapmak gerekmektedir.
Sonra az olan çoğa dönüşecek ve çok olan da az olacak. Yüzlerce, binlerce, yüzbinlerce -çok az çok az!
Yine de engeller aşılacak zira doğru ruh sahibi olanlar kurarak en güçlü engelleri yok edecek.
Sosyalizmi inşa etmek için elinden geleni yapmak isteyen herkese çağrıda bulunuyorum. Sadece şu an gerçektir ve insanlar şu an yapmadığı her şeyi birden yapmaya başlamayacak, sonsuza dek yapmayacaktır. Hedef halktır, toplumdur, topluluktur, özgürlüktür, güzelliktir ve yaşam sevincidir.
Ve nihayet, nihayet çok uzun zamandır parlamış ve alevlenmiş olan sosyalizm, en sonunda ışık yayacak. Ve insanlar ve halklar büyük bir kesinlikle bilecekler: sosyalizm ve sosyalizmi gerçekleştirecek araçlar, tümüyle ve topyekûn, kendi içlerindedir, onların arasında bulunmaktadır ve sadece tek bir şeyden yoksundurlar: toprak! Ve toprağı özgür kılacaklar çünkü hiç kimse halka engel çıkarmayacak zira halk artık sosyalizme gölge etmeyecek.
Sosyalizmi inşa etmek için elinden geleni yapmak isteyen herkese çağrıda bulunuyorum. Sadece şu an gerçektir ve insanlar şu an yapmadığı her şeyi birden yapmaya başlamayacak, sonsuza dek yapmayacaktır. Hedef halktır, toplumdur, topluluktur, özgürlüktür, güzelliktir ve yaşam sevincidir. İnsanların slogan atmasına ihtiyacımız var; bu yaratıcı arzu ile dolmuş herkese ihtiyacımız var; eylem adamlarına ihtiyacımız var. Bu sosyalizm çağrısı, ilk başlangıcı yapmak isteyen eylem adamlarına ithaf olunur.
Bu kelimeleri ve kelimelerin arkasındaki hissiyatı hâlihazırda kendisine ithaf edildiği zaman duymamış olan herkese şimdi kısmen söylenmesine izin verin: insanların bizleri anlayabilmesi için benzeri pek çok fikri seslendirdiğimiz ve yanlış uygulanmış ya da yetersiz eğreti, güncel kelimeleri reddettiğimiz gibi, aynı durum bu kelimenin, sosyalizmin başına da gelebilir. Belki de bu çağrı daha iyi, daha derin ve daha ümit verici bir kelime bulma yolunun da başlangıcıdır. Herkes hâlihazırda bilmelidir ki sosyalizmimizin kırsal, pastoral barış ile sırf ekonomiye ve hayatın gerekleri için çalışmaya adanmış geniş bir yaşam arzusuyla ya da muhteşem rahatlıkla hiçbir ortak yanı bulunmamaktadır. Burada ekonomiden çok konuşuldu; ekonomi kendi yaşamımızın temelidir ve öyle dönüşmelidir ki hakkında az konuşulur hale gelsin. Selam olsun içinde olduğumuz bu zamanda hiç bir ekonomiye ve hiçbir mekâna katlanmayan siz avarelere, berduşlara ve serserilere. Selam olsun yaratıcılığı zamanı aşan sanatçılara. Selam olsun yaşamlarını soba borusunda pörsütmek istememiş siz eski savaşçılara! Bugünün savaş, savaş tehditleri ve vahşilik dünyasında ne varsa hepsi neredeyse tümüyle kimsesizlik ve tamahın yalnızca kaba bir maskesidir: kişilik, vefa ve şövalyelik ender bulunur hale gelmiştir. Selam olsun, hiçbir kelimenin dışarı çıkmadığı kalplerinin derinliklerinde önerileri olan siz kekemelere, siz sessiz olanlara: bilinmeyen yücelik, konuşulmayan mücadeleler, ruhun derinden acı çekişi, delişmen neşeler ve kederler şu andan itibaren hem bireyler hem de halklar açısından insanoğlunun talihi olacaktır.
Siz ressamlar, şairler, müzisyenler bunu biliyorsunuz ve yeni halklardan çıkacak olan gücün ve şevkin ve tatlılığın sesleri şimdiden sizden bahsediyor. Tüm kimsesizliğimizde parçalanmış genç insanlar yaşıyor, sağlam insanlar, eski insanlar, test edilmiş ve onaylanmış, asil kadınlar: orada burada, kendi bildiklerinden daha fazlası olan çocuk kalpli insanlar yaşıyor. Her birinin içinde bir gün yeni insanları ele geçirecek ve şekillendirecek ve ileri sürecek inanç ve büyük neşe ve büyük acının kesinliği yaşıyor. Acı, kutsal acı: gel, ah gel yüreklerimize! Bulunmadığın yerde barış asla olmayacak. Siz hepiniz – ya da o zamanlar çok mu azdınız?- rüyanın güldüğü ve ağladığı siz hepiniz, eylem soluyan siz hepiniz, içinizde derin coşkuyu hisseden siz hepiniz, günümüzde çevremizde olan hırpani saçmalık ve süflilik için değil sefalet ve zorluk denen dava ve delilik ve gerçek sıkıntı için umutsuzluğa kapılmak isteyen siz hepiniz, bugün yalnız olan ve içinde içsel bir biçim, imge ve bastırılmış yaratıcı enerji ritmi barındıran siz hepiniz, yüreklerinizden buyurabilen siz hepiniz: sonsuzluk adına, ruh adına, hakiki yol olmak isteyen imge adına insanoğlu helak olmasın. Bugün kendisine zaman zaman proletarya, zaman zaman burjuva, zaman zaman yönetici kast denen gri-yeşil, kalın çamur ve her yerde, yukarıda ve aşağıda bulunan tiksindirici kütleden başka bir şey değildir. İnsanlar tarafından çarpıtılan bu korkunç itici tamahın, doymuşluğun, yozlaşmanın bundan böyle bizi kirletmesine ve boğmasına izin verilemez: hepsi sosyalizme çağrılmaktadır.
Bu bir ilk sözdür. Daha da fazlası söylenmelidir. Söylenecektir. Burada çağrılan ben ve diğerleridir.
Çev: Nesrin Aytekin
https://itaatsiz.org/?p=5545
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]


2020.09.22 10:30 ZeytranZiztasion Werewolf Online Anlatıyorum Fakat Biraz Küfürlü

HEY, SEN! EVET, SEN! ARTIK OYUNLARDAN NEDEN HİÇBİR DUYGUYU ALAMADIĞINI SORGULAYAN BİRİSİ MİSİN? ARKADAŞLARINLA OYUNA GİRMEK İSTEDİĞİNDE SATIŞA GETİRDİKLERİNDEN DOLAYI YALNIZ BAŞINA OYNAYAN YIKIĞIN TEKİ MİSİN? ROLE-PLAY YAPMAYI SEVEN AMA TELEFONU SAMSUNG GALAXY J2 VEYA DAHA BERBAT BİR MODEL OLDUĞU İÇİN TOWN OF SALEM İNDİREMEYEN BİRİ MİSİN? OYUNLARDA KANSER OLUP BUNDAN MAZOŞİZM SEVİYESİNDE ZEVK Mİ ALIYORSUNUZ?
O ZAMAN WEREWOLF ONLINE TAM SİZE GÖRE!
BİR SÜRÜ APTAL OROSPU EVLADININ TOPLANDIĞI BU OYUNDA AMACINIZ SİZE VERİLEN RASTGELE BİR ROLLE TAKIMINIZLA BERABER KAZANMAYA ÇALIŞMAK.
TOWN OF SALEME ÇOK BENZEYEN BU OYUNDA OLAN EN TEMEL FARK, KÖTÜ TAKIM MAFYALAR DEĞİL KURT ADAMLAR!
[He birde Fool diye Jester çakması bir tipleme var ama... Neyse.]
AYRICA BU OYUNDA TOWN OF SALEM'İN O 2 SUNUCUYA SAHİP OLMASI GİBİ VAROŞ BİR KITLIK YOK!
BU OYUNDA:
İNGİLTERE, ALMANYA, FRANSA, BREZİLYA, VİETNAM, RUSYA, İSPANYA, HOLLANDA, TİBET, İTALYA, MALEZYA, ROMANYA
VE TABİİKİ DE KANSER OYUNCULARI TEK BİR ALANDA TOPLAYIP BAŞKA YERLERE GİTMEMELERİ İÇİN VÂR OLMUŞ OLAN TÜRKİYE SUNUCUSU!
[Derecelime gelmeyin artık pezevenkler... Oyun keyfimi siktiniz.]
BU OYUNDA DERECELİ GİRMEK İÇİN TAM 100 OYUN KAZANMALISINIZ! EVET! YANLIŞ DUYMADINIZ! TAM 100 OYUN?
KAFAYI YEME SEVİYESİNE RAMAK KALMIŞ BİR RUH HÂLİYLE OYUNLARA GİREREK, DUVARLARI TEKMELEYEREK, YASTIK ISIRIP AĞLAYARAK, TOXİC SEER DIRDIRINA KATLANMAK ZORUNDA KALARAK, KÜFÜR YİYEREK, MAGANDA SİLAHŞÖR KURŞUNUNA KURBAN GİTME KORKUSUNU HER SEFERİNDE YAŞAYARAK, ÇÖPÇATAN ROLÜNÜN SON ANDA KASABAYI SATIP OYUNU KURTLARA KAZANDIRARAK,
YÜZ TANE ZAFER ELDE ETMELİSİNİZ!
PEKİ, BU 100 GALİBİYETİ ALDIK DİYELİM. BU DERECELİ DENİLEN YERE GİRDİĞİMİZDE KAZANCIMIZ NE OLACAK?
Hmm... GÜZEL SORU!
KESİNLİKLE VE KESİNLİKLE NORMAL OYUNLARDAKİ İNSANLARDAN ÇOK ÇOK DAHA APTAL İNSANLARLA OYUN OYNAYIP HER MAÇ SONU 80 LİG PUANI KAYBEDİP PLASTİK LİGİNE YERLEŞMEK!
GAYET GÜZEL BİR KAZANÇ! ÖYLE DEĞİL Mİ?
[Travmatik WWO anıları lütfen sal beni...
Tek günde 816 puan kaybettim. İyi durumda değilim. Yardım edin.]
NEYSE, NE DİYORDUK? BU DERECELİ MAÇLARA GİRMEK İSTEMİYORSANIZ SANDBOX GİBİ MÜTHİŞ Mİ MÜTHİŞ BİR DENEYİMİ TATMANIZI Ş̸̫̣͈͆̓İ̸̖̦̦͈̼̗̗̿̕Ḓ̷̙̞͉́̾͆̇̚Ḑ̵̈́͌E̵̼̫̭͔̘͎͙̒͂̽̒́̄Ṯ̴̜̠̂͗̑̂̆̏̈L̶͕̔̒̄́͠Ȩ̸̠̣͇̻̺̑̆̈́ ÖNERİRİM!
BU SANDBOX DENEN ÇÖPLÜKTE CUPİD DENİLEN BİR İBNE VA-
A, A, AA! ROLLERİ SİZE HENÜZ DEMEYECEĞİM! ÖNCELİKLE OYUNUN MAÇ TÜRLERİNDEN BAHSETMEM LAZIM!
SANDBOX DENİLEN TÜRDE YENİ YENİ ROLLER DENEYİMLİYORUZ! AMA BU MAÇA GELEN TİPLERİN %80'İ KENDİ DİLLERİNİ KONUŞAN VE KENDİ MİLLETİNİ ARAYAN SALAKLARDAN OLUŞUYOR.
ONUN DIŞINDA HIZLI MAÇ DENİLEN ŞEY VAR Kİ CİDDEN HER ŞEY ÇOK HIZLI OLUP BİTİYOR!
[Abi Town don't go afk amk LAN afk kalma Town LAN TOWN AFK KALMA-]
BU KANSER KİŞİLERİN ÇOĞUNU TÜRK VE VİETNAMLI OYUNCULAR OLUŞTURUYOR!
O YÜZDEN MAÇINIZA TOXİC TÜRK VEYA VİETNAMLI GELİRSE ONDAN KURTULMA TAKTİĞİ VERECEĞİM!
EĞER MAÇINIZA VİETNAMLI VEYA TÜRK OLDUĞU BELLİ OLAN TOXİC BİRİSİ GELİRSE YAPMANIZ GEREKEN 2 ŞEY VAR!
  1. YOL: EĞER ROLÜNÜZ SİLAHŞÖR, GARDİYAN, KURT ADAM VEYA HERHANGİ BİR ADAM ÖLDÜRME KABİLİYETİNE SAHİP BİR ROLSE ANINDA TOXİC HERİFİ YOK EDİN.
  2. YOL: EĞER ROLÜNÜZ GÖZCÜ TÜRLERİNDEN HERHANGİ BİRİSİ, DOKTOR, MEDYUM VEYA HERHANGİ BİR ÖNEMLİ ROL DEĞİLSE EĞER ANINDA OYUNU TERK EDİN. VE BONUS YOL:
ÇÖPÇATAN İSENİZ VE BU KİŞİLERİ İLK GECEDEN FARK EDİNCE ANINDA BİRBİRLERİNE AŞIK EDİP KALAN GÜNLERDE ÖLMELERİNİ BEKLEYİN!
[Valla hiç kusura bakmayın kendi milletimden birisi oyuna gelince salak olmama ihtimali %10 oluyor. Alınıp darılmaca olmasın ama böyle.]
VE BU OYUNDA EN SAÇMA OLAN ŞEY OTA BOKA IRKÇI DAMGASI YİYİP KÜFÜRLERE MARUZ KALMANIZ! SADECE BİRİSİNE GERİ CEVAP VERİN VE IRKÇI DAMGASI YİYİN!
HATTA KARŞISINDAKİ BİRİSİ KARAKTERİNİ SİYAHİ YAPTIYSA YARRAĞI YEDİNİZ!
PEKİ BU OYUNDAKİ ROLLER NELER?
BU DA ÇOK GÜZEL SORU!
SİZ ISRAR ETMEDEN HEMEN GEÇELİM!
AMA SADECE KASABA ROLLERİNE GEÇELİM!
Çünkü üşeniyorum ve daha yazacağım bir Among Us ile Town of Salem floodum var.
/KASABA ROLLERİ!\
[Gerçi, oyunda köy diye geçiyor ama... neyse siktir edin.]
BU ROLLERDEN BAZILARINI BEYNİNİZİN HİÇBİR YERİNİ KULLANMADAN KASABA NE DERSE ONU YAPARAK OYNASANIZ BİLE AŞIRI OP!
GÖZCÜ (SEER): BU ROL ÖYLE BASİT BİR ROL Kİ, BU ROLDE KAYBETMEK İÇİN YA ÇOK SALAK BİR TOXİC OLMAK LAZIM YA DA KASABA BEYNİNİ ÇÖPE ATMALI!
EĞER GARDİYAN SİZİ ALIP ROL SORUYORSA VE İNADINA CLAIMLEMİYORSANIZ ÖLMEYİ SONUNA KADAR HAK ETMİŞSİNİZ DEMEK!
AURA GÖZCÜ (AURA SEER): MENTALİST DENİLEN ELEMANDAN BİR TIK ÖNEMLİ, GÖZCÜ DENİLEN KİŞİDEN ON TIK ÖNEMSİZ BİR ROL OLARAK GÖRÜNSENİZ BİLE GÖZCÜ ÖLÜNCE TÜM KASABA BİR ANDA SİZE TAPMAYA BAŞLAYACAK!
MENTALİST (SPIRIT SEER): [Kalp kırmadan ne desem ki şimdi buna? Laps diye Town'un sikinde olmayan bir rol ve bunu seçerseniz direkt oyundan çıkın demek kabalık olur. Neyse, deneriz bir şeyler.]
BU ROL Bİ SİKE YARAMIYOR!
Tamam tamam işe yarıyor ama Town aptal olunca yaramasa daha iyi olur. Bir de çok umursanan bir rol değil yani... Ama Aura ile Seer'ın yokluğunda yine en değerli oluyor. Tabii gözcü çırağı oyunda yoksa.
GÖZCÜ ÇIRAĞI (SEER APPRENTICE): GÖZCÜ MÜ ÖLDÜ? O ZAMAN GÖZCÜ 2.0 SAHALARDA SİZİ BEKLİYOR! MERHABA GİZLİ KOZ!
SİLAHŞÖR (GUNNER): DÜÜÜT DÜÜÜTT AÇ YOLU AÇÇ HADİ ASLAN PARÇASI YOLU AÇ HADİ BAK ENGELLİ BEKLİYO BURDA HADİ DÜÜÜTTT ♿ BAK SİNİRLENDİ ARKADAŞ HADİ YOLU AÇ HADİİ DÜÜÜT DÜÜTT BİİİPP HADİ BE HIZLI OLL DÜÜÜTT BİİİPPP ♿♿ BAK HIZLANDI ENGELLİ KARDEŞİMİZ SERİ KÖZ GETİR SERİ DÜÜÜTT DÜÜÜT DÜÜÜÜTTTTT BİİİİPPP BİİİİİPPP DÜÜÜTTT ♿♿♿♿ BAK ARTIYO SAYILARI AÇTIN MI YOLU AÇMADIN PÜÜÜÜ REZİİİLL DÜÜÜÜTTT ♿♿♿♿♿♿ BAK KALABALIKLASTI BAK DELI GELIYOR DELIRDI DELI AC YOLU DUTDUTDURURURUDUTTT♿♿♿♿♿♿♿♿♿♿♿♿♿♿KAFAYI YEDI BUNLAR AC LAAAAN YOLU
GARDİYAN (JAILER): Lan bana mı öyle geliyor yoksa bu rol Town of Salem'de Jailor olarak geçmiyor muydu? Jailer-Jailor ne fark var ki?
He doğru, Jailor town vurunca tüm mermileri kaybediyor ve 3 vuruş hakkı var ama Jailer tek vuruş hakkına sahip.
Bu rol güzel de hani eehh... Seer rollerini daha çok seviyorum.
Geveze (LoudhMouth): Kapat sil oyunu çekemem senin Gözcüymüş gibi aldığın tavırları.
Bu rolü alınca lütfen Seer havalarına girmeyin aq sadece şüphe ettiğiniz kişiye tıklayın bak deli etmeyin insanları evinizi bulup ateşe veririz.
Köylü (Villager): İşinde gücünde olan sıradan bir köylüyüz.
Doktor (Doctor): A.K.A Seer'ın muhtaç olduğu ilk kişi.
Koruma (Bodyguard): A.K.A Aura Seer'ın muhtaç olduğu ilk kişi.
Sert Adam: (ToughGuy): Buna da Mentalist ihtiyaç duyuyor çünkü onu koruyacak delikanlı bir tip tek bu var.
Kırmızılı Hanım (Namuslu Orospu): Town of Salem'de ki Escort mantığı fakat rol engelleyemiyor sadece eğer kötü birine gittiğimizde pat diye ölüyoruz.
İmam (Priest): Tüm köyü alıp Bayram namazı kılıyorsunuz.
Şakayı bir köşeye atarsak eğer, birisine Zemzem suyu atıyoruz. O kişi kurtsa Allah onu helak ediyor ama değilse Allah seni Zemzem suyunu boşa kullandığın için helak ediyor.
Nişancı (Marksman): Bunda Gunner gibi savsaklık yapmak= canınla ödemek
Medyum (Medium): Ölülerle konuşup afk kalmamış bir oyuncuyu diriltebilen çok önemli bir rol. İlk gün öldüğünde genelde tüm Kasaba gerginliğe boğulur.
Dedektif (Detective): Bak kardeşim, şu insanla diğerini seç bak = çıkıyor mu? Çıkıyorsa aynı takımdalar. ≠ mı çıkıyor? O zaman Fool asalım.
Şerif (Sheriff):
Ayrıca bakınız: Town of Salem Lookout.
Mantık neredeyse aynı. Bir kişiyi seçiyorsunuz fakat Lookout ona gelen herkesi gösteriyor ama Şerif sadece 2 kişi gösteriyor.
Belediye Başkanı (Vergi Almayan Tek Başkan): Başkanlığı belli et ve hobaaa tüm oyların 2 katı olsun.
Cadı (Witch): Bu rolü ilk kez oynadığımda aşırı afallamıştım. Çünkü ToS'da Witch farklı burada farklı ya, o yüzden.
Aga bi iksirimiz var işte biri koruyan diğeri can alan. Koruyanı Gözcüye at can alanı git random shooting yap Doctor'a denk gelsin de tüm Town yok etsin seni.
Birazcık riskli bir rol... Ngl.
Demirci (Forger): Bak abim bu kalkan 30 lira ama 3 gün daha beklersen 90 liraya kaliteli bir kılıç yaparım sana gider Doctor kesersin. Ne dersin?
İntikamcı (Avenger):
+12 Junior Ww onu vurun! -Dene bakalım...
Gunner Avenger'ı vurur ve Avenger Mentalist'i öldürür
Canavar Avcısı (Beast Hunter): I'm Beast Hunter and selected myself.
Barışsever (Pacifist): AGA EĞER İLK GÜN ELİNİZDE 0 BİLGİ VARSA RANDOM REVEAL YAPIN BAK SK BULDUĞUMUZ AN YAPMAYIN ANANIZI SİKİCEM YETER LAN YETER.
Çiçek çocuk (Flower child): Fool'un korkulu rüyası.
Falcı (Fortune Teller): 9 ve 12'ye kart verdim kartları gösterin yoksa boğazınıza basarım.
Bari 3. günde falan baskı uygula be adam.
Huysuz Nine (Grumpy Grandma): Sebepsiz yere Seer susturur. Bulunduğu yerde katledilmesi şart diğer rol.
Çöpçatan (Cupid): Benim çiftim Kurt adam ve Seri katil fakat Town onları öldürdü Townu sikiyim hepinizi sikiyim ben oyunu satıyorum bb Kurtlar seer'ı öldürün.
Orospu evladı seni.
Başkan (President): Risk ve ödül sistemi fakat ödül yok.
BU GÜNLÜK OYUN TANITIMI BU KADAR DİĞERİNDE GÖRÜŞMEK ÜZERE!
submitted by ZeytranZiztasion to kopyamakarna [link] [comments]


2020.08.23 16:09 biajansnet Sıkça Sorulan Sorular ve Cevapları Dijital Reklam Ajansı


Sıkça Sorulan Sorular

Sıkça sorulan sorular için sayfayı aşağıya kaydır. Google’da insanların en çok sordukları soruları ele alarak cevap vermeye çalıştık. Biajans.NET olarak umarım sorularınıza yanıt olmayı başarmışızdır. Bu arada sorunuzun cevabı aşağıda yer almıyorsa bize mail atabilir yada Whatsapp üzerinden sorunuzu sorabilirsiniz.

WEBSİTEM YOK REKLAM VEREBİLİR MİYİM?

Evet verebilirsiniz. Reklam denildiğinde genellikle akla gelen Google Ads (Adwords) reklamları oluyor. Fakat reklamlar Google Adwords’den çok daha fazlası. Günümüzdeki teknoloji ile bugün sosyal medya üzerinden de reklam vermek mümkün. Eğer bu soruyu soruyorsanız muhtemelen websiteniz yoktur. Websitesi olmayanlara tavsiyem websitesi açmak yerine diğer reklam türleri ile başlamak olur. Örneğin; Facebook reklamları. Facebook büyük bir kitle ile reklam verebileceğiniz insanları demografik, yaş, cinsiyet, eğitim vs. gibi bir çok özelliğe göre kitlelere bölebileceğiniz, geniş bir reklam ağıdır. Üstelik Facebook reklam hesabınız üzerinden instagram içinde reklam verebilirsiniz. Sosyal medyada reklam hesabı oluşturup nasıl reklam verilir? Daha detaylı öğrenmek için aşağıdaki bağlantıları kontrol edebilirsiniz.
İnstagram’da nasıl reklam verilir? Facebook’da nasıl reklam verilir? Youtube’da nasıl reklam verilir?
Sıkça Sorulan Sorular: Websitem yok reklam verebilir miyim?

GOOGLE'DA ÜST SIRALARA ÇIKMAK İÇİN NE YAPILIR?

Aslında bu websiteniz üzerinde nasıl çalıştığınıza bağlı olarak değişiklilik gösterir. İnternet sitenizin öncelikle arama motorlarına uyumlu bir şekilde hazırlanması gerekir. Sitenize ziyaretçi gelmesini istiyorsanız önce arama motolarının websitenizi sevmesi gereklidir. Web siteniz doğrudan erişimin dışında diğer kaynaklardan da ulaşılabilir durumda olmalı. Örneğin; bir başka web sayfasından yönlendirme, sosyal medyada etkinlik, blog ile desteklemek, backlink ve site içi site dışı bir çok çalışma gerekir. Bunu sağlamak için Google web araçları etkin kullanılmalıdır.
Sıkça Sorulan Sorular: Google’da Üst sıralara çıkmak için ne yapılır?

GOOGLE'DA ARAMA SONÇLARINDA SİTEM GÖZÜKMÜYOR!

Sorunun birden fazla sebebi olduğunu hemen hemen herkes bilir. Başlıca sorunlardan birisi doğru yapılandırılamamış olmasından ve yetersiz kalmasından dolayı Google sizi indexleyemiyor olabilir. Web tasarımcılarının bir çoğunun bazen eksik yaptığı veya websitesinde eksik bıraktığı taraflar olur. Örneğin; sitenizin içeriklerini eksiksiz girse bile optimizasyonu yarım bırakabilir. Bunu sorgulayamazsınız çünkü Google optimizasyon işlemi uzmanlık ve bilgi gerektirir. Özetle bütçenize ve web tasarımcınızın profesyonelliğine kalmıştır.
Sıkça Sorulan Sorular: Google’da arama sonçlarında sitem gözükmüyor!

GOOGLE REKLAMLARI İÇİN WEB SİTENİZİN OLMASI GEREKİR Mİ?

Kendinize ait site oluşturmak istemiyorsanız, sosyal sayfalardaki ( Facebook, İnstagram gibi ) açacağınız tanıtım sayfaları yada e–ticaret hizmeti sunan kuruluşların bünyesinde oluşturacağınız dükkan bölümünüze ait linklerle bağlantılı reklam çalışması yapılabilir.
Bu süreçte sunacağınız ürün ya da hizmetlerin niteliklerini belirlemeli, ulaşmak istediğiniz hedef kitle ve reklam bütçenizi ayarlayarak, Google çalışma ortağı bir ajansla yola çıkmanız hedeflerinize çok daha hızlı ulaşmanızı sağlayacaktır.
Sıkça Sorulan Sorular: Google reklamları için web sitenizin olması gerekir mi?

FACEBOOK’TA REKLAM VERMEYE NASIL BAŞLANIR?

Facebook reklamlarına bir ajans yada kendiniz-kişisel olarak başlayabilirsiniz, biajans.net uzman ekibi ile büyük ve küçük her türlü işletmenin dijital pazarlama, reklam faaliyetlerini ve hesap yönetimini sağlamaktadır.
Facebook reklamlarına biajans ile veya firma içinde kişisel yönetimiyle başlamak için temel ihtiyaçlarınız şunlardır.
Facebook sayfanız olmadan reklam verilemez, eğer Facebook sayfanızı instagram hesabınıza da bağlarsanız Facebook üzerinden Instagram reklamlarını da yönetebilirsiniz.Facebook reklam hesabınızla kampanyalar oluşturabilir, reklam setleri ayarlayabilir ya da yeniden hedefleme reklamları açabilirsiniz.
Facebook ile sadece metin odaklı reklamlar verilememektedir, reklamlarınızın doğru çalışması için en az 1 fotografa ya da 1 videoya ihtiyacınız olacaktır.Biz Facebook reklamları için videoların kullanılmasını öneriyoruz, bu sayede reklamlarınızdan daha fazla verim ve istatistik elde edebilirsiniz.
Sektörünüz yada ürününüzle ilgili hedef kitleyi iyi tanımalısınız ve detaylı hedeflemelerde daraltmaları kullanarak daha iyi hedeflemeler yapmalısınız.
Amaçlar ve tanımlar iyi yapılmış olmalı, hedef kitlenizi iyi seçtikten sonra kampanya türünüzü en iyi şekilde ayarlamalısınız, trafik reklamları ile ilk öncelik satış olmayacaktır, aynı şekilde marka bilinirliği reklamları ile doğrudan bir trafik artışı beklenemez, hedef kitle ve firmanın reklam amacına göre reklam türünüzü iyi optimize etmelisiniz.
Facebook Pixel veri takip kodunun web sitenize entegre edip doğru çalışmasını sağlayarak tıklama başına maliyetler gibi parametrelerinizi takip edebilirsiniz.
Not: Bu konu hakkında daha fazla bilgi almak için Facebook Özel Kitleler Nasıl Ayarlanır? adlı yazımıza bakabilirsiniz.
Sıkça Sorulan Sorular: Facebook’ta Reklam Vermeye Nasıl Başlanır?

İNSTAGRAM REKLAMLARINI NASIL VEREBİLİRİM?

İnstagram Reklamlarını Facebook üzerinden oluşturuyoruz. Başlamak için, Facebook’un reklam yöneticisi bölümüne gidin ve “oluştur ” seçeneğine tıklayın. Tabi bir Business hesabınızın olması gerekiyor.
Yapmanız gereken ilk şey, reklam verme amacınızı seçmektir. Reklam verme amacı, potansiyel müşterileriniz reklamınızı gördüğünde yapmasını istediğiniz eylemdir.
Ya da Sadece marka bilinirliğinin arttırılmasını mı istiyorsunuz ?
O zaman marka bilinirliği seçeneğini seçmelisiniz.
Satış mı yapmak istiyorsunuz ?
o zaman dönüşüm reklamları arasından bir seçenek seçmelisiniz.
Müşterilerinizin form mu doldurmasını istiyorsunuz ?
Yanında bir huni amblemi olan potansiyel müşteri bulma yani form reklamlarını seçmelisiniz.
Tam olarak hangi eylemleri yapmak istediğinizi düşünün ve bu hedefi reklam oluştururken seçin.
Daha detaylı bilgi edinmek için; İnstagram Reklamları isimli sayfamıza bir göz atın.
Sıkça Sorulan Sorular: İnstagram Reklamlarını nasıl verebilirim?

REKLAMLARIMIN GOOGLE’DA 1. SIRADA OLMASINI NASIL SAĞLAYABİLİRİM?

Ortalama olarak, arama sonuçlarının ilk sayfasında veya üst kısmında gösterilen reklamlar, diğer arama sonuçları sayfalarındaki reklamlara kıyasla çok daha fazla tıklama alır. Google Ads, reklamların bu değerli konumlarda gösterilmesini sağlamak için teklifleri belirlerken kullanabileceğiniz tıklama başına maliyet (TBM) teklif tahminleri sağlar.
Bu makalede ayrıca ilk sayfada görünme, sayfa üstünde görünme ve ilk konum teklifi tahminleri ve bunların nasıl bulunacağı açıklanmaktadır.

Teklif tahminleri hakkında

Bir arama sorgusu anahtar kelimenizle tam olarak eşleştiğinde reklamlarınızın arama sonuçlarının ilk sayfasında gösterilmesine yardımcı olmak için, Anahtar kelimeler sekmesinde 3 tür teklif tahmini vardır.
İlk sayfa teklifi tahmini: reklamın, arama sonuçlarının ilk sayfasında herhangi bir yerde gösterilmesi için belirlemeniz gereken tahmini teklif tutarıdır.
Sayfanın üstünde görünme teklifi tahmini: Reklamın, ilk sayfadaki arama sonuçlarının üstünde yer alan reklamlar arasında gösterilmesi için belirlemeniz gereken tahmini teklif tutarıdır.
İlk konum teklifi tahmini: Reklamınızın ilk reklam konumunda gösterilmesi için ayarlamanız gereken tahmini teklif tutarıdır.
Kaynak: Google Ads Yardım
GOOGLE’DA REKLAM VERMEK İSTEYENLER İÇİN 10 İPUCU
Sıkça Sorulan Sorular: Reklamlarımın Google’da 1. sırada olmasını nasıl sağlayabilirim?

GOOGLE’DA ÜST SIRALARA ÇIKMAK İÇİN SEO MU YOKSA GOOGLE ADWORDS MÜ?

Bu aslında sizin ne kadar aceleniz olmasına bağlı olarak tercih meselesidir. Yani kısaca anlatmak gerekirse, eğer yeni başlamış ve 1 yıl sonrası için bir satış yada hizmet planınız varsa bu 1 yıl için reklam vermeniz çok bir şey değiştirmez. 1 yıl boyunca SEO ile web sitenizi destekleyebilir ve sonrasında zamanı geldiğinde reklam verebilirsiniz.
Bir diğer yoldan siteniz aktif ve hizmet veren bir web sitesiyse ve organik aramalarda google’da çok gerilerdeyseniz potansiyel müşterileriniz size ulaşamaz. İşte burada da Adwords devreye giriyor. Yani SEO yapılmamış bir sitenin alt yapısı çok sağlam olmadığından senelerce hizmet vermiş olsun yinede google’da 1.sayfaya gelemez böyle bir durumda reklam vermek en mantıklı yoldur.
Bir diğeri ise ikisi bir arada, yani hem SEO hemde Adwords ile ilerlemek. Bu en çok önerdiğim yoldur. Çünkü Google’da reklam verirken bile, örneğin seçtiğiniz anahtar kelimeler bile sayfanızda yer almıyorsa kalite puanınız düşer. Yine aynı zamanda doğru açılış sayfalarınız yoksa seçtiğiniz anahtar kelimeyi mecburen aanasayfaya yada en yakın olan bir sayfaya yönlendireceksiniz ve buda adwords için alakasız olacaktır, kalite puanınız düşecektir. Bu arada Adwords’de kalite puanının düşük olması rakiplerinizden daha fazla para harcayarak reklam vermeniz anlamına gelir.
Ayrıca her zaman reklam verecek bir bütçeniz olmayabilir. Haftanın 3 günü reklam verdiğinizi düşünürsek geriye kalan 4 gün Google’da kaybolucaksınız. Yani görünmeyeceksiniz. Tabi SEO’nuz yoksa!
Konuyu daha kapsamlı anlattığım yazımalarıma bir göz atmanızı tavsiye ederim.
Google’da Reklam Vermek İsteyenler İçin 10 İpucu SEO Anahtar Kelimeler Nelerdir? Sayfa İndirme Hızı Neden Önemli?
Sıkça Sorulan Sorular: Google’da üst sıralara çıkmak için SEO mu yoksa google Adwords mü?

WEB SİTEM KAÇ GÜNDE HAZIR OLUR ?

Web sitem kaç günde hazır olur? Web sitesi yaptırırken neler istediğinize bağlı olarak bu süre değişir. Örneğin tek seferlik bir site kurulumu (Sadece site kurulumu ve içerikleri girme) ortalama max 7-8 gün sürer. Fakat siteye SEO yapılacak mı? Reklam hesapları kurulacak mı? Sosyal medya hesap kurulumu-paylaşım planlama-yönetimi, backlink özel tasarım, Logo, Kurumsal kimlik oluşturma gibi bir çok şey sitenin yapılma süresini uzatır. Örneğin bir SEO yaptırmak istediğinizde aslında yukarıdaki her şeyi istemiş oluyorsunuz. Ve SEO en kısa süre olarak 6 ayda tamamlanıyor.
Peki 6 ay boyunca site kullanılmayacak mı? Tabiki kullanılacak site 1 hafta içinde kullanıma açılıyor. Sadece Google’da değerli bir konuma gelmesi, yani potansiyel müşterilerin sizi görebilmesi en az 6 ay sürüyor.
Yani kısacası düz bir sitenin tamamlanması en geç 7 gün sürer diyerek sorumuzu yanıtlamış olalım.
Sıkça Sorulan Sorular: Web sitem kaç günde hazır olur ?

İNSTAGRAM REKLAM FİYATLARI NEDİR?

İnstagram reklam fiyatları talepleriniz ve rekabetinize göre değişiklik gösterir. Bu sizin ne kadar rekabete gireceğiniz ve ne kadar kişiye gösterim yapacağınıza bağlı olarak değişir. İnstagramda reklam verirken belirleyeceğiniz tarihler yine bu fiyatı değiştirir. Yada süresiz yayınlamak gibi.
Mesela bir reklam oluşturup günlük 50 tl bütçe vererek ve süresiz yayınla diyerek reklamınızı oluşturdunuz. Bu reklam 50 tl günlük olarak her gün yayınlanacaksa aylık sizin reklam bütçeniz 1550 TL olur. Bunu aylık değilde sadece hafta sonları yayınlamak haftalık 100 TL harcamanızı sağlar. Tabi bunun yanı sıra verdiğiniz rakam karşılığında gösterim sayınızda düşü yada artış olabilir.
Google ads’de olduğu gibi Sosyal medya reklamlarında da gösterim başına ücret ve rekabet vardır. Doğru kitleyi seçmediğiniz taktirde belirlediğiniz rakamı harcarsınız fakat sitenize tıklama yada telefonunuza arama alamazsınız. Buda sizi zarar ettir.
Eğer instagram’da reklam vermek istiyor ve reklam konusunda tecrübesizseniz kendi başınıza vermemenizi bir uzman ile çalışmanızı tavsiye ederim.
İnstagram Reklamları sayfamızı inceleyerek daha fazla bilgi edinebilirsiniz.
Sıkça Sorulan Sorular: İnstagram Reklam Fiyatları nedir?

REKLAM VERMEK İÇİN NE YAPMALI?

Reklam vermeden önce karar vermeniz gerekiyor. Peki neye?
Tabiki reklamı nerede vereceğinize. Gogole Adwords’de mi? Yoksa sosyal medyada mı?
Buna karar verdikten sonra ise gerekli kaynaklara sahipmisiniz? Websiteniz varmı? Reklam vermeye müsait sayfalar var mı? Yada Sosyal medya hesap profillerimin durumu ne?
Reklam vermek kolay gözükebilir ama bir çok etken verdiğiniz reklamın kalitesiz olmasını sağlayabilir. Örneğin Adwords’de bir reklama çıktınız Ads’de ki anahtar kelimelerinizin web sitenizde olmaması kalite puanınızı düşürür. Ve kalite puanınızın düşmesi, rakiplerinizden daha fazla para harcayarak aynı yerde bulunmanızı sağlar. Öte yandan insanlar reklama tıkladıktan sonra açılan bir sitenin görünümüne açılma hızına bakarlar doğru sayfada olup olmamaları müşterilerinizin kararlarını değiştirir. Örneğin geç açılan bir site için potansiyel müşterileriniz beklemez zaman onlar için olduğu gibi hepimiz için önemlidir ve internette hızlı gezinebildiğimiz bir zamanda sitenizin yavaş açılmasına kim sabredebilir ki?
Yukarıda anlattığım bir kaç benzetme reklam vermeden önce düşünmeniz gerekenlerdi. Şimdi “Reklam vermek için ne yapmalı?” sorusuna gelelim..
Diyelim ki reklam vermek için hazırsınız. Ve kararlısınız.
Reklam vermek için bir uzman ile çalışmanız gerekiyor. Eğer bu konuda tecrübeniz yoksa büyük geri dönülmez hatalara sebebiyet verebilirsiniz. Reklamı kendiniz vermek istiyorsanız eğer, bununla ilgili makaleler okuyup videolar izlemeniz gerekiyor. Hatta kursa giderek bir sertifikasyon programına girmeniz gerekli bunu bir meslek haline getirmeniz gerekiyor.
Ve sonrasında da yapmakta olduğunuz hale hazırda ki işinizi bırakabilirsiniz artık reklam uzmanısınız. 🙂
İşin espirisi bir kenara insanlar reklam için bir uzman kiralamak yada bir ajans ile çalışmayarak reklamı küçümseyip bende yapabilirim diyor. Ve yapıyor’da fakat yapabildiği tek şey videolarda izlediği gibi bir reklam kampanyası oluşturmak. Fakat reklam bütçesi eksilirken müşterisi reklamdan gelmiyor.
Genel bir istatistiğe göre küçük işletmelerin %67 si önce reklamı kendi veriyor ve sonrasında bir ajans ile çalışmaya başlıyor.
Sıkça Sorulan Sorular: Reklam vermek için ne yapmalı?

NASIL İLK SAYFADA ÇIKABİLİRİM?

İlk sayfaya çıkabilmenizin bir den fazla yolu vardır. Sitenizin google’ın istediği gibi yayınlanması bunların en başında geliyor. Bu çok kapsamlı ve detaya giren bir konu. Örnek vermek gerekirse, İlk sayfaya çıkmanızı sağlayacak en önemli olay SEO’dur. SEO olan bir sitesi doğru seo yapılmasıyla birlikte zamanla ilk sayfaya çıkabilir.
Bir diğer yol ise Google Ads ile ilk sayfaya reklam olarak çıkabilirsiniz. Bu SEO’ya göre daha az zaman içinde 1 sayfaya çıkmanızı sağlar. Fakat reklam bütçenizin bitmesi ile 1 sayfada kalma sürenizde dolar.
Bu sebepten en iyi yol SEO ile 1 sayfaya çıkmaktır.
Dilerseniz aşağıda ki bağlantılara tıklayarak konuyla alakalı içeriklerimizi inceleyebilirsiniz.
Google’da Reklam Vermek İsteyenler için 10 İpucu Dijital Reklam Ajansı Nedir? Seo Anahtar Kelimeler Nedir?
Sıkça Sorulan Sorular: Nasıl İlk Sayfada Çıkabilirim?

WEB TASARIM NEDİR?

Web tasarımı, web sitesinin arama motorlarında erişilebilirliğini sağlayan, ana hatları ile kişi ve kurumları, ürün ve hizmetleri tanıtan grafik ve metinlerin bir araya geldiği kaliteli bir çalışmadır. Web tasarım nedir? denildiğinde kısaca kişi ve kurumların dijital ortamda görünen yüzü denilebilir.
Sıkça Sorulan Sorular: Web Tasarım Nedir?

GOOGLE ADWORDS NEDİR?

İnsanlar Google’a bir çok şey sorarlar.. Örneğin; Google Adwords nedir? yada Çengelköy’de Pizza gibi aramalar yaparlar. Bu kelimelere reklam verdiğinizde ise bu soruyu soran kullanıcının karşısına, reklamınız sayesinde sizin siteniz gösterilir. Anahtar kelimeler örnekti. Bunu kendi sektörünüz kendi hizmetlerinize göre değişen anahtar kelimeler ile kendinize göre ayarlayabilirsiniz. Örneğin bir rent a car hizmeti veriyorsanız ve üsküdar’da hizmet veriyorsanızı reklam Adwords’de reklam verirken “Üsküdar’da araç kiralama” anahtar kelimesini eklediğinizde google bu kelimeyi yazan üsküdarda araç kiralama arayan kullanıcılara reklamınız gösterilir.
Yani kısacası, Google Adwords, Google aramalarda ve haritalarda işletmenizin sunduğu ürün veya hizmetlerin kullanıcılara daha kolay ulaşabilmesini sağlayan bir internet reklamcılığı sistemdir.
Sıkça Sorulan Sorular: Google Adwords Nedir?

WEB TASARIM NEDEN ÖNEMLİDİR?

Web tasarım önemlidir. Çünkü düzgün ve kaliteli tasarlanmış bir web sitesi kullanıcıların gözünden bakıldığında zaman geçirmek için kayda değerdir. Ayrıca web tasarımı sadece kullanıcı açısından değil google içinde çok önemlidir. Sitenize puan verir ve index değerinizi hızlandırır. Doğru yapılmış bir tasarım ile hem masaüstü bilgisayarlarda hemde telefon, tablet gibi diğer mobil cihazlarda duyarlı çalışır.
Yani aslında web tasarım yaparak markanızı kullanıcılara ve Google kimlik olarak imaj olarak algılattırır.
Sıkça Sorulan Sorular: Web Tasarım Neden Önemlidir?

RESPONSİVE TASARIM NEDİR?

Responsive duyarlı anlamına gelmektedir. Yani kısacası web sayfanızın bilgisayarlardaki görüntüsünün bozulmadan tablet, telefon gibi mobil cihazlarda da aynı kalitede ufaltılmış duyarlı halidir.
Sıkça Sorulan Sorular: Responsive Tasarım Nedir?

SEO'NUN FAYDALARI NELERDİR?

Aslında bu soru çok genel ve uzun cevaplara dayanıyor. Fakat kısaca anlatmak gerekirse Seo 7/24 ücretsiz reklam vermek gibidir.
Google ads ile reklam vererek 1. sayfa da yer alabilirsiniz. Ama bunun için ödeme yapmanız gerekmektedir.
Fakat SEO ile hazırlanmış veb sitesi çalışma yaptığınız anahtar kelimelerde Google’da 1. sayfada ücretsiz ve kesintisiz olarak gösterilirsiniz.
Tabi SEO uzun vadede devamlılık gerektiren bir yoldur. Minimum 6 ay seo çalışması ile belirlenen çalışılmış kelimelerde yükselirsiniz.
Sıkça Sorulan Sorular: SEO’nun faydaları nelerdir?

SOSYAL MEDYA YÖNETİMİ NEDİR?

Sosyal medya yönetimi; Dijital ortamda sayfa ve hesapların kullanılırken bunun nasıl olması gerektiğini, nasıl yollar izleneceğini, herhangi bir durum karşısında hangi yöntemlere başvurulacağını, marka tanıtım ve yönetimlerinin nasıl olması gerektiğini ve tüm bunların düzenli ve uyumlu bir şekilde yönetilmesine verilen addır. Sosyal medyanın günümüzde sahip olduğu yer çok güçlüdür.
Hedef kitle belirleme sosyal medya yönetimin en önemli noktalarındandır. Yaş aralığı, cinsiyet, ilgi alanları belirlenen kitlenin bilinmesi gereken unsurlarındandır. Hedef kitlenin ilgisini çekmek adına anket yapılabilir. Ve hatta özel günlerde verilen hediyelerle birçok kişi çekilebilir.
Sıkça Sorulan Sorular: Sosyal Medya Yönetimi Nedir?

MOBİL SEO NEDİR?

Mobil SEO sitenizin iç seo ayarlarını yapmanız gibi mobilede de etki edeceğini bilmelisiniz.
Eğer web sitenizi zaten arama motorları için optimize ettiyseniz, mobil SEO çalışmaları için çok da yorulmayacaksınız diyebiliriz.
Bir mobil sitenin dizaynı, kullanıcılar ve arama motoru botları için çok önemlidir. Mobil dizayn ile ilgili yapılması gerekenler:

Responsive Tasarım mı, Ayrı Mobil Site mi?

Web siteniz Mobil uyumlu değilse, vermeniz gereken en önemli karar: Mobil sitenizin; responsive mi, dinamik mi yoksa ayrı mobil site mi olacağıdır.
Sıkça Sorulan Sorular: Mobil SEO Nedir?

ORGANİK ARAMA NEDİR?

Sitenize SEO uyguladığınızda reklam vermeden google aramalarda potansiyel müşterileriniz tarafından bulunmanızı sağlayan aramaya verilen isim Organik Aramadır.
Organik aramalarda yani reklamsız ücretsiz googleda arandığınızda bulunabilmeniz SEO ile mümkündür.
Sıkça Sorulan Sorular: Organik Arama Nedir?

GOOGLE REKLAMLARI İÇİN ANAHTAR KELİME NEDİR?

Google reklamları için anahtar kelimeler sektörel olarak değişir. Her sektör için farklı anahtar kelimeler kullanılır. Örneğin bir ayakkabı satıcısının anahtar kelimeleri ile araba kiralama firmasının anahtar kelimeleri ortak değildir. Sektöre göre değişiklik göstermektedir.
Anahtar kelimelerinizi ayarlarken bu kelimeleri reklamlarda kullanmadan önce sitenizde de yer aldığına dikkat edin.
Sıkça Sorulan Sorular: Google reklamları için anahtar kelime nedir?

NEDEN İNSTAGRAM REKLAMLARI?

İnstagram reklamları google reklamları (Google Ads) farkı tamamen sizin yaptığınız işe bağlıdır. İnstagramda ki kullanıcı kitlesi sizin potansiyel müşteriniz olabilir. Yada Google aramalarda ki. Bu tamamen sizin verdiğiniz hizmetle ilgilidir.
Örneğin; Sizin kitleniz gençlerden oluşan ve sadece erkekleri baz alabileceğiniz bir kitle var. Ve bu kitleye Yüzme etkinliği yapıyorsunuz. Bunu adwords’de yapmanız daha zor ve uğraş gerektirir. Fakat instagram üzerinden bu genç kitleye görseller ile yada video ile bir reklam paylaşarak daha kısa ve net bir şekilde ulaşabilirsiniz.
Fakat dediğim gibi bu kitleye adwords’de de ulaşabilirsiniz. Bu tercih meselesidir. Fakat bazı durumlarda adwords bazen instagram ve hatta bazen kitlenizin facebook’da olduğunu görebilirsiniz.
Sıkça Sorulan Sorular: Neden İnstagram Reklamları?

FACEBOOK REKLAM MODELLERİ

Facebook size reklam verme amacınıza uygun modeller sunar. Bu reklam modelleri temelde şöyledir;
1) İnternet Sitesi Tıklamaları
2) İnternet Sitesi Dönüşümlerini Artırma
3) Sayfa Tanıtımını Yapma
4) Gönderileri Öne Çıkarma
5) Uygulama Yüklenmesini Sağlama
6) Uygulama Etkileşimini Artırma
7) İşletmenizin Yakınındaki Kişilere Erişme
8) Etkinlik Katılımını Artırma
9) İnsanların Teklifinizi Almasını Sağlama
10) Video görüntülemeleri
Sıkça Sorulan Sorular: Facebook Reklam Modelleri

FACEBOOK REKLAMLARI ETKİLİ Mİ?

Bu soruyu yanıtlamadan önce Facebook’un kullanım oranlarına dair kısa bir bilgi verelim. Facebook, son rapora göre toplamda aylık 2,13 milyar kullanıcıya sahip. 7,6 milyar olan dünya nüfusu göz önünde bulundurulduğunda her 3-4 kişiden birinin aktif olarak Facebook kullandığını söyleyebiliriz. Üstelik Facebook’ta hemen hemen her kesimden kullanıcı bulunuyor. Her yaştan, cinsiyetten ve meslekten kullanıcının yer aldığı Facebook’ta bu kadar çok kullanıcının olması da markaları bu kanaldan reklam yayınlamaya yönlendirdi.
Öncelikle yeni kurulan bir markanız varsa veya Facebook’ta yeni bir sayfa açtıysanız reklam çalışması oluşturmalısınız. Çünkü Facebook’un algoritması değişti. Yeni algoritmaya göre Haber Kaynağı’nda yani ana sayfada kişisel Facebook hesaplarının paylaşımları yer alacak. Bu sebeple markaların işletme sayfalarında gönderi paylaşmaları yeterli değil. Kendilerini ön plana çıkarabilmek, kullanıcıların görmesini sağlamak için reklam yayınlamak şart. Üstelik yeni kurulan bir Facebook hesabı için sayfa beğeni reklamı açılmalıdır. Mevcut takipçisi olmayan veya az olan işletme sayfalarının etkili olabilmesi de oldukça zor.
Daha fazla bilgi edinmek için Facebook Özel Kitleler Nasıl Ayarlanır? isimli yazımızı da okumanızı tavsiye ederiz.
Sıkça Sorulan Sorular: Facebook Reklamları Etkili mi?
Biajans Reklam Ajansı olarak güçlü ve deneyimli bir ekibe sahip dijital reklam ajansıyız. Reklam hesaplarının yönetimi dışında Google Ads, SEO, Web Tasarım, Video Prodüksiyon, İnstagram Reklamları, Facebook Reklamları ve Youtube Reklamları için de bize ulaşabilirsiniz. Sitenizi ücretsiz olarak analiz etmek için bize bilgilerinizi bırakın.
Daha fazla bilgi için; https://biajans.net/sikca-sorulan-sorula
Daha fazla sormak istediğiniz soru varsa

Bizimle Konuşmaktan Çekinmeyin

Tek seferlik Ads Kampanyası oluşturmak mı istiyorsun? Yoksa reklam hesabının aylık yönetilmesini mi? Eğer hala karar veremediysen bizimle iletişime geç birlikte karar verelim.
Bunlardan birine ihtiyacın olabilir; Web Tasarım, SEO, Sosyal medya reklamları veya Logo tasarımı. Aşağıdaki E-posta hesabına mail atabilir yada direk arayabilirsin.
Email [[email protected]](mailto:[email protected])
Call Now! +90 530 460 6357
submitted by biajansnet to u/biajansnet [link] [comments]


2020.08.10 11:09 Levi565 APEİST MANİFESTO #1

Öncelikle bu serinin sebebinin daha çok canlı tarafından anlaşılabilmek olduğunu belirtmek isterim,özellikle birkaç "Maymun düşmanını" fark etmemden sonra görüşlerimiz bildirmemizin gerekli olduğu düşünüyorum.Bu subun kurucusu-modu olarak herkesin adına konuştuğumu da bildiririm.İnsanlar(Homo sapiens)bundan 10 milyon önce gorillerden(Gorilla gorilla),6 milyon yıl önce de en yakın akrabaları olan şempanzelerden(Pan troglodytes) ayrıldı,aradan geçen milyonlarca yıl insanların gelişmesine velise oldu.Günümüz olan 2020 de insanlar dünyayı domine eden tür iken,yakın akrabaları hayvanat bahçelerinde insanları eğlendirmek için kullanılan birer mahkum-soytarı.Bu sorunumuzun başladığı noktadır.Açıkça insanlar tembel bir canlıdır,harcadıkları gayretin bizim hayatta kalma içgüdümüzün yanından bile geçemeyeceği de pekâlâ aşikârdır.İnsanların ataları onları bu vaziyete nasıl soktuysa daha zor ve kötü duruma düşmüş olan biz de onları burdan çıkaracağızdır,teknolojinin yalnızca insanlara ait bir kavram olmadığını bilmek gerekir.
submitted by Levi565 to MAYMUNLAR [link] [comments]


2020.06.15 13:48 karanotlar Vebayı Camus'nün felsefesiyle alt etmek

YİĞİT BENER
Albert Camus’nün Veba’sı, hem salgınla mücadeleyi hem de alegorik olarak faşizme karşı direnişi odağına alan çok katmanlı bir roman: Farklı bir gözle yeniden okunmayı denemeli…
Corona günlerinde tüm dünyada en çok okunan ve yorumlanan kitaplardan biri kuşkusuz Albert Camus’nün 1947 tarihinde yayımlanan romanı Veba.
Türkçede ilk kez geçtiğimiz Nisan ayında Artı Gerçek’te yayımlanan ve Camus’nün muhtemelen 1941’de – yani Veba’nın yayımlanmasından altı yıl önce- yazdığı Vebayla Boğuşan Hekimlere Tavsiyeler adlı metin, Veba’nın yeniden okunmasına zenginlik katacak birkaç kilit cümle içeriyor.
Bunlardan ilki, böyle bir dönemde kimsenin paçayı sıyıramayacağını, fildişi kulesine çekilemeyeceğini vurgulayan bir uyarı: “Vebanın hüküm sürdüğü bir ülkede hiç kimse hastalık bulaşmış bir nesneye dokunmadan edemez.”
Asıl püf noktası ise, ölümle baş etmenin önemi vurgulayan paragrafın ardından gelen şu cümle: “Size bir felsefe lazım.”
Başka bir deyişle, Camus bu mücadelede tıbbi bilginin, ilaçların, hekimlerin gayretinin tek başına yeterli olmayacağını düşünerek bir genel çerçeve, bir “mücadele felsefesi” öneriyor ve bu felsefenin ana hatlarını şu cümlelerde özetliyor:
“Her şeyden önce, asla korkmamalısınız. (…) Netice itibariyle korku insanı hastalığın etkisine açık hale getirir.” “Bu hastalığa veba adı verildiğinden bu yana hep olduğu üzere insanların sinek gibi ölmelerine asla, ama asla alışmamalısınız”. “Diğerlerini tedavi etmeyi reddedenlerin yapayalnız, kendini feda edenlerin ise topluca öldüğü; doyumun doğal sonucuna eremediği; liyakatin düzeninin bozulduğu; mezarlıkların dibinde dans edilen; hastalık bulaştırmamak için sevgilinizi kendinizden uzaklaştırdığınız; cinayet suçunun asla cani tarafından üstlenilmediği ve bir korku anının şaşkınlığında tayin ettiğimiz günah keçisi bir hayvana yüklendiği bu korkunç kargaşaya yönelik isyanınız asla dinmeyecek”. “En kadim ayinler kadar köhne olan dinin hizmetine girmeyeceksiniz. (…) Velev ki o din bize gökten inmiş olsun, o zaman da göğün adil davranmadığını söyleriz.” “Gün gelecek, herkesin korkusunun ve acısının sizde uyandırdığı tiksintiyi haykırmak isteyeceksiniz. İşte o gün, benim size önerebileceğim çareler de tükenmiş olacak…”
Yazarın birçok söyleşisinde açıkça belirttiği gibi, Veba dar anlamda salgınla mücadeleyi ele alan bir roman değil, aynı zamanda İkinci Dünya Savaşı dönemine denk düşen yazım sürecine damgasını vuran faşizme karşı direnişin bir alegorisi. (dolayısıyla faşizme karşı mücadelede de militan gücün, eylemlerin, silahların yetmeyeceğini, bir felsefe gerektiğini düşünüyor)
Veba’nın güncelliğinin katmerli olmasını sağlayan, romanın bu çoğul katmanlı yapısı olsa gerek.
Bu da bize Veba’yı iki ayrı ana eksende ele almaya götürüyor. İlki, romanın hemen tüm salgın/afet/savaş/toplu felaket anlatılarına ortak olan yönleriyle, ikincisi Camus’nün özgün katkısı olan felsefesi ışığında. Bu ikinci eksende bundan belki bir ölçüde bağımsız olarak yine Camus’ye özgü yan açılımlara ayrıca değinebiliriz.
Camus, romanın “bireysel anlatı”yla “kolektif anlatı” şeklinde ayrıştırabileceğimiz ikili bir anlatım tekniğine sahip olduğunu açıklıyor bir söyleşisinde.
Bunun da roman içindeki beş ayrı bölüme denk düştüğünü belirtiyor: hastalık öncesi bireysel yaşam (bireysel anlatı); ilk hastalık belirtilerinin ortaya çıkmasıyla bireyle toplumsalın yollarının kesişmesi (bireysel ve kolektif anlatı); hastalık sürece tam hâkim olduğu andan itibaren her şeyin iç içe geçip bir “alaşıma” dönüşmesi (salt kolektif anlatı); hastalığın gerilemesiyle bireyle toplumsalın yeniden ayrışmaya başlaması (bireysel ve kolektif anlatı); sonrasında yeniden bireyselin öne çıkması (bireysel anlatı).
YAS SÜRECİ
Bir farklı yaklaşım, romanı, salgının kesinleşmesi ve kentin karantinaya alınmasıyla başlayan bir yas sürecinin (yani olağan yaşamın sona ermesinin yasının) aşamalarına koşut olarak ele almak olabilir.
Aslında Covid salgını dahil birçok toplumsal felakette ve bunları konu alan roman ve filmlerde bu aşamaların (inkâr, öfke, pazarlık, çöküntü, kabullenme) izini sürmek mümkün.
Şok / İnkâr / İnanamamak
“Vebalar da savaşlar da insanı hazırlıksız yakalarlar.”
Yazar, salgınla savaşlar arasında bir benzetmeye giderek, kendi başına gelmedikçe insanların felaketlerin gerçekten mümkün olduğuna inanmakta güçlük çektiklerini vurguluyor:
“Bundan böyle yurttaşlarımız bir şeyin farkına varıyorlardı: küçük kentimizin farelerin güneşte ölmesi ve kapıcıların tuhaf hastalıklardan yaşamlarını yitirmesi için belirlenmiş bir yer olabileceği asla düşünmemişlerdi”. (…) “Bir savaş patladığında insanlar, ‘Uzun sürmez bu, çok aptalca’ derler. Ve kuşkusuz bir savaş çok aptalcadır, ancak bu onun uzun sürmesini engellemez. Budalalık hep direnir.”
Bu aşamada insanlar ne kadar kırılgan olduklarını idrak ediyorlar. Tıpkı kentin kapıları kapanınca, uzun süreli bir ayrılığa hazır olmayan eşlerin, sevgililerin, aile fertlerinin bir anda -vedalaşma fırsatı dahi bulamadan- ayrı düşmeleri örneğinde olduğu gibi.
Öfke
Hastalık gerçeği artık inkâr edilemez şekilde kendini dayattığında, şaşkınlık ve inkâr yerini öfkeye ve bu öfkenin yönelebileceği bir sorumlu arayışına bırakıyor: Hastalığın ortaya çıkmasına neden olan bir günah keçisi ve/veya bu süreci iyi yönetemediği için yaşanan sıkıntılara yol açmakla suçlanacak idari bir sorumlu.
Romanda bunun tipik örneği, apartmanda fare ölülerinin çoğalmasına karşın inatla “bizde fare yok, dışarıdan birileri getirmiş besbelli” diyen kapıcının yaklaşımıdır.
Zaten salgınlarda “olağan suçlu” konumundaki belirli azınlıkların (örneğin Yahudilerin, Çingenelerin, “cadıların”, vb) ya da kırılgan başka toplumsal kesimlerin hastalığın yaygınlaşmasından sorumlu tutulması ve nefret nesnesine dönüşmesi sık rastlanan bir olgu değil midir? AİDS salgınında eşcinseller, Sars salgınında topluca katledilen Misk kedileri, Covid salgınında da “olur olmaz şeyler yeme alışkanlıkları nedeniyle” Çinliler…
Camus bu tür durumlarda söylentilerin, kehanetlerin ve komplo teorilerinin çok rağbet gördüklerini hatırlatıyor, tüm kehanetlerin ortak yönünün rahatlatıcı özellikleri olduğunu belirtiyor ve ekliyor: “Bir tek veba rahatlatıcı değildi!” Bu batıl inançların din yerine geçtiğini de ayrıca vurguluyor.
Günümüzde sosyal medya bu söylentilerin katmerli olarak ve daha hızlı yayılmasına da hizmet ediyor. Ancak geçmişte kulaktan kulağa yayılarak koca bir kenti bir anda yangın yerine çevirme potansiyelini taşıyan söylentilerin yarattığı tehlikeli durumdan farklı olarak, sosyal medyada kontrol ve denge mekanizmaları da var: Bu tür süreçlerde Teyit gibi sanal yayın organlarının ve onun bir türevi olan Covid-19 Postası’nın sağduyu katkılarının değeri gerçekten paha biçilmez.
Pazarlık
Romanda çeşitli örnekleri verilen üç tarz davranış ön planda: Alınan sert önlemlerin yumuşatılmasını talep edenler, en azından başkaları için değilse de “kendileri” için böyle bir talebi öne sürenler; hastalığın gerçek boyutlarını sorgulayanlar, örneğin ölü sayısının “abartıldığı kadar” çok olup olmadığını tartışmaya açanlar, bunun neye denk düştüğüne kuşkuyla bakanlar; bir de romandaki gazeteci Rambert gibi bireysel çözüm arayışına girerek kuralların dışına çıkmaya, kaçmaya çalışanlar.
Çöküntü / Acı / Hüzün
Camus, insanların belli bir aşamadan sonra manevi bir çöküntüye girdiklerini ve “veba düzlemine” geçtiklerini anlatıyor romanında. Vebanın düzlemi “vasat, monoton, renksiz bir yinelemeden” ibaret olduğu için insanların da sıradanlaştıklarını aktarıyor: “Kimsede yüce duygular kalmamıştı” saptamasını yapıyor.
Ayrıca herkesin kendi içine kapandığını, birbirlerinin duygularını anlamaz hale geldiklerini ve kimsenin kimseye yararı kalmadığını anımsatıyor.
Ölümün olağanlaşması oranında büyüklük, aşkınlık duygularının da yitirildiğinin, her şeyin basit bir hayatta kalma yarışına döndüğünün altını çiziyor.
Dostlukların, özellikle de aşkların anlamını, değerini yitirdiğini uzun uzun betimliyor. “Aşk var olmak için kendine bir gelecek hayal etmelidir oysa bizde sadece uçucu anlar kalmıştı” diye belirtiyor.
Yazar, vebanın değer yargılarını da sildiğini ekliyor. Kimsenin artık yediğinin, içtiğinin, üst başının kalitesine aldırış etmez hale geldiğini, “her şeyi toptan, olduğu gibi kabul etmeye” başladığını gözlemliyor.
Covid salgınında paradoksal olarak bu süreç örneğin AVM’leri kentin yeni “agorası” haline getiren bir yaşam tarzından AVM’lerin kapalı olduğu bir yaşama geçişte buna pekâlâ alışılabildiğinin saptanmasına, yani kapitalizmin dayattığı tüketim toplumu modelinin insanın gerçek ihtiyaçlarını karşılamaktan ne kadar uzak olduğunun kısmen de olsa sorgulanmasına olanak sağladı. Bunu da sosyal medyanın yaşanan bireysel deneyleri bir ölçüde paylaşama, birlikte yorumlama fırsatı sunmasına bağlayabiliriz ola ki.
Kabullenme
“Yurttaşlarımız yola gelmişti, uyum sağlamışlardı, öyle denir ya, çünkü başka türlü yapacak bir şey yoktu”.
Hastalıkla yaşamak zorunda kalınması gerçeğinin toplum tarafından kabullenildiğini, romanda uzun betimlemelerle aktarılan cenazelerin kaldırılışındaki evrimde izlemek mümkün: Önce sadece yakınların katılımıyla dini törensiz ama mezarlıktan kaldırılan cenazeler, ölü sayısının artmasıyla artık sadece görevlilerin eliyle ve alelacele, özel olarak açılmış kireç dolu çukurlara topluca atılıveriyor ya da yakılıyor.
Cenaze töreni başlı başına yas sürecinin önemli bir unsuru olduğu için aileler, başlarda nispeten daha gelişkin törenleri bile yetersiz bulup isyan ederken, salgın kente iyice çöreklendiğinde artık cesetlerin “tıbbi atık” muamelesi görerek kaşla göz arasında yok edilmesini dahi olağan karşılar hale geliyorlar.
O kadar ki, yazar bu süreci anlatırken kara mizaha bile başvurmaktan çekinmiyor: “(...) Çok iyi bir örgütlenmeydi bu ve vali memnun kaldı. Hatta Rieux’ye bunun eski vebaları anlatan tarih kitaplarında karşılaştığı Zencilerin ölüleri taşıdığı el arabalarından daha iyi bir şey olduğunu söyledi”. Hak veriyor Rieux: “Aynı türden gömme işlemi bu, ama biz fişler hazırlıyoruz. Tartışmasız bir ilerleme var.”
MÜCADELE FELSEFESİ
Toplu felaketin ve bunun insanlar üzerindeki etkilerinin betimlenmesi hem birçok başka yazarın benzer içerikli kitaplarda anlattıklarıyla hem de mevcut pandemi sırasında dünyanın dört bir köşesinde yaşananlarla büyük ölçüde örtüşüyor.
Camus’nün asıl özgün katkısını, hastalıkla mücadele sürecinde roman kişileri (özellikle Dr Rieux, yer yer Tarrou) aracılığıyla ortaya koyduğu genel felsefi yaklaşımda aramak gerek.
Hastalık toplumda zaten var olan sorunları, dengesizlikleri, hastalıklı yapıyı ortaya çıkarıyor; eşitsizlikleri körüklüyor.
Bunu romanın başlarındaki anlatımda, varlıklarından haberdar dahi olunmayan binlerce lağım faresinin birden ve topluca yüzeye çıkmaları alegorisinde ya da romanın değişik bölümlerinde betimlenen toplumsal eşitsizliklerde, karantina döneminde bunların yol açtığı sorunlarda, çatışmalarda görmek mümkün.
“Veba işini görürken çok etkili bir tarafsızlık sergilediği için bir eşitlik duygusuna yol açmalıydı, oysa bencilliklerin doğal işleyişi nedeniyle tam tersine, insanlar adaletsizliği yüreklerinde çok daha keskin biçimde hissediyorlardı.”
İnsanlıktan çıkma riskine karşı uyarı
Yazar, ölümlere ve hastalığa salt istatistiki bir bakışla yaklaşılmasına isyan ediyor ve insanlığından arındırılmış bir ölünün basit bir rakama dönüştüğünü vurguluyor. (“üç, beş, on, yüz terörist etkisiz hale getirildi” ya da “üç, beş, on, yüz şehit verildi” söyleminde olduğu gibi)
Hatta roman kahramanının zihninde, insanları ölüm gerçekliği ile yüzleştirmek için şaşırtıcı bir yöntem bile düşlüyor: “Madem insanlar ölümün gerçek anlamını ancak birinin cesedini gözle görünce anlıyorlar, o zaman bunu gözlerine sokmalı. Beş büyük sinemadan aynı anda çıkacak on bin kişiyi kent meydanında öldürmeli ki toplu cesetleri görünce herkesin kafasına dank etsin! Öyle olunca bu isimsiz yığının gerçek insanlardan oluştuğu, bir yüzleri olduğu anlaşılır…”
Başka bir deyişle, insanların sinek gibi ölmelerine asla alışmamak gerek! Dr. Rieux bu düşünceyi şöyle vurguluyor: “Felakete alışmak, felaketin kendisinden bile beterdir.”
Boyun eğmemek ve dine başkaldırı
Romanın kilit öneme sahip kişilerinden biri de “herkesin saygı duyduğu” papaz Panneloux.
“Becerikli bir hatip” olarak sunulan Panneloux’nun vaazı, yazara dinle hesaplaşma fırsatı veriyor. O andan itibaren salgının ortasında sivrilen iki temel ama zıt karakter olarak ortaya çıkan hekim Rieux ve rahip Panneloux’nun farklı bölümlere dağılan felsefi tartışmaları, bir yönüyle klasik din/ateizm/laiklik sorunsalının iki ayrı düzlemine denk düşüyor.
Daha soyut düzlemdeki tartışmada roman karakteri Rieux’yü (ve aslında belli ki yazar Camus’yü) isyan ettiren en önemli ahlaki mesele, dinin “tanrının yolundan uzaklaşmak” ve “günahkâr” olmakla suçladığı felaketzedeleri başlarına gelenden sorumlu tutuyor olması.
Panneloux’nun romanda tüm bir bölüme yayılan ve kutsal kitaptan, dini efsanelerden referanslarla süslü vaazı, dinci zihin dünyasını neredeyse karikatür düzeyinde ayrıntılarla betimliyor ve bu zihniyeti “Kardeşlerim, felaketin içindesiniz, kardeşlerim bunu hak ettiniz” sözleriyle billurlaştırıyor.
Vaazın içeriği okura zaman zaman “bu kadarı da olmaz” dedirttiği için bu bölümde bir Fransız aydını olan yazarın “laikçi/aydınlanmacı” hezeyanlara kapıldığını düşünmek mümkün. Gel gör ki Covid salgınında medyada rastladığımız benzer içerikleri suçlamalar, örneğin en yetkili dini otoritenin eşcinselleri hastalıkların yayılmasından sorumlu tutması yazarın pek de abartmadığını göstermiyor mu? Herkesi etkileyen toplumsal felâketler karşısında çaresiz kalan insanlarda ilahi adaleti bile sorgulama, hatta kendilerini korumayan Tanrılarına isyan etme eğilimleri belirlediği için, dini otoriteler söylemi sertleştirme ve Tanrının gazabı tehdidiyle korku salarak cemaati yeniden hizaya sokma ihtiyaç duyuyor belli ki.
İşler kötüleştikçe sertleşen bu dini söyleme kendi coğrafyamızda yıllardır maruz kalmıyor muyuz? (1999 Körfez depremi sonrasında sallanan “7.4 yetmedi mi?” pankartını unutmak ne mümkün!) Panneloux’nun sert sözleriyle bizim yöredeki dinci söylemin arasındaki temel fark, bizdeki suçlayıcı cümlenin romandaki kadar kapsayıcı olmayışıdır, yani “kardeşlerim” hitabından yoksun oluşudur. Bizde bu tarz bir dinciliğin sözcüleri aynı içeriği daima ötekileştirerek dile getirmeyi, doğrudan hedef gösteren bir nefret söylemine çevirmeyi tercih ediyorlar. (günahkâr olan daima “öteki”, cemaat dışı)
Bu zihniyet farkının bir başka örneği, romanda masum olduğu varsayılan bir çocuğun ayrıntılı ve sarsıcı bir biçimde betimlenen ölümünün rahip Panneloux’nun bile ilahi adalete inancını derinden sarsmasıdır. Bu anlamda Panneloux karakteri, örneğin Umberto Eco’nun Gül’ün Adı romanında betimlediği engizisyon sözcüsünden oldukça farklı, vicdan sahibi bir din adamı. Bizim coğrafyamızın dinci söylemi engizisyon dönemi söyleminin şiddetine daha yakın duruyor: Bu akımların sözcüleri benzer vakalarda “masum çocukların” ölümünün bile aslında “ebeveynlerinin günahının kefareti” olduğunu savunarak “günahkârları” toptan, aile boyu “cezalandırmaktan” yana tavır almıyorlar mı? Ne de olsa bizim yörelerde kan davaları bireyselden çok kavim ya da aile boyu hesaplaşmalarla yürütülüyor, cadılar teker teker değil topluca yakılıyor, günahkâr semtler, hatta koca kentler toptan yıkılıyor…
Panneloux ise, sonunda kendi de hastalandığında, tutarlı olmak adına hekimden yardım istemeyerek kendini Tanrının merhametine terk etmeyi yeğler… ve ölür.
Tanrıya karşı işlendiği varsayılan suçların faturasının bu kadar gaddarca kesilmesi Dr Rieux’yü “ilahi adalete” ve böylesi bir dini inanca karşı isyan ettirse bile, aslında yazar da insanları başlarına gelenden kısmen sorumlu tutmaktadır: Onun gözünde de adaletten ve akılcılıktan yoksun toplumsal düzen ve onun çıkarcı yönetim biçimi salgının etkilerinin bu derece yıkıcı olmasından doğrudan sorumludur.
Hatta bunun da ötesinde, insanlar kişisel yaşamlarında yaptıkları hatalardan ve birbirlerine karşı işledikleri bireysel suçlardan ötürü de suçlu ve sorumludur. Bunu en net biçimde romanın sonlarına doğru geçmişte kalan militan yaşamındaki hatalarını Dr Rieux’ye itiraf ederek adeta “günah çıkaran” Tarrou karakteri ifade eder: “Ben zaten buraya gelmeden de vebalıydım, insanlara veba bulaştırmamak için onlardan uzak durmaya karar vermiştim”.
Günümüzde de benzer şekilde, bu akıl dışı düzeni yarattığımız (ya da yeterince itiraz etmediğimiz) için hastalığı manevi olarak hak ettiğimize dair suçlayıcı bir söyleme rastlıyoruz. Ayrıca, doğayı tahrip ederek salgından bizzat sorumlu olduğumuzu vurgulayan bir söylem de sıklıkla karşımıza çıkıyor.
Öte yandan, kapitalist düzenin yarattığı çevre felaketleri ve bunların doğa üzerindeki yıkıcı etkileri, bunların da sonunda dönüp insanlara da büyük zararlar verdiği malum. Covid salgınında da bu süreci izlemek mümkün. Öte yandan, insanlar doğaya bu kapsamda zarar vermeden binlerce yıl önce de canlıları etkileyen ölümcül salgınlar yok muydu?
Doğanın düzeni bozulduğunda bunun dar anlamda biyolojik ve maddi açıdan fiili sonuçlarının olacağını belirtmek gerek elbette. Ancak bunun bir adım ötesinde geçerek doğanın bizleri “cezalandırdığını” iddia etmek ne derece mümkün? Doğa manevi bir düşünce yapısına, vicdani bir güdüye, yani “insanları yanlış davranışlarından ötürü cezalandırma” amacına sahip olabilir mi gerçekten? Böyle düşünürsek, Doğayı Tanrı düşüncesine ikame etmiş, yani bu sefer de “doğa temelli” yeni bir mistisizm üretmiş olmaz mıyız?
Romandaki dinle hesaplaşmanın daha ikna edici boyutu, soyut tartışmalardan çok, işin asıl pratik/pragmatik düzleminde ortaya çıkıyor. Camus’nün her şeyin Tanrı’nın iradesi olduğunu ve buna karşı çıkılamayacağını kabullenmeyi reddetmesinin daha temel ve pragmatik nedeni, böyle bir ön-kabulün salgınla mücadeleyi imkânsız hale getirmesi endişesidir.
Bu yaklaşımın şu cümlede billurlaştığını söyleyebiliriz: “Dr Rieux eğer mutlak güçte bir Tanrı’ya inansaydı, insanları iyileştirmeyi sürdürmez, bu görevi ona bırakırdı”.
Oysa Rieux bir hekimdir ve onun işi, görevi, her koşulda mesleğini yapmaktır. Onun, “mücadele etmekten başka seçeneği” yoktur. Camus için bu hem bireysel, varoluşsal bir tercihtir hem de ölüme teslim olmak dışındaki tek seçenektir.
Başka bir deyişle, “Tanrının var olup olmamasının” ve bu ilahi düzenin gerçekten “adaletli olup olmamasının” ya da “insanların başlarına gelen felaketi hak edip etmemelerinin” çok ötesinde, asıl mesele şudur: Salgınla, toplumsal felaketlerle, savaşla karşılaştığınızda, işi Tanrı’ya havale ederek duayla yetinmek, insanları yok edecek olan bu afete teslim olmakla eşdeğerdir.
Mücadeleden başka çare yok!
Dolayısıyla Camus’nün mücadele felsefesi bir yönüyle çok sadedir: “O sıralar kentimizde türeyen birçok yeni ahlakçı hiçbir şeyin işe yaramayacağını ve diz çökmek gerektiğini söylüyorlardı. Oysa şu ya da bu biçimde savaşmak ve diz çökmemek gerekiyordu. Tüm sorun ölü sayısını olabildiğince aza indirmek ve ayrılıkların sonsuza dek sürmesini engellemekti. Bunun için de tek bir yol vardı, vebayla savaşmak. Bu gerçek hoşa giden bir şey değildi, yalnızca tutarlıydı. Bununla birlikte getirdiği sefalet ve acıyı düşünürsek, vebaya boyun eğmek için deli, kör ya da korkak olmak gerekir”.
Sıradan insanların mücadelesi / işini yapmak / kahramana gerek yok
Camus’ye göre bu mücadele süper kahramanların, büyük şeflerin, dahi önderlerin, ulu kurtarıcıların değil, sıradan insanların işidir: “Anlatıcı yalnızca mantık çerçevesinde önemli gördüğü bir kahramanlığı ve iyi niyeti güzel sözlerle yüceltmeyecek”.
Nitekim Dr Rieux: “Tüm bunlarda kahramanlık diye bir şey söz konusu değil. Dürüstlük söz konusu. Bu gülünç gelebilecek bir düşünce, ama vebayla savaşmanın tek yolu dürüstlük” dediğinde, gazeteci Rambert ona “dürüstlük nedir?” diye sorar. Rieux’nün yanıtı da çok sadedir: “Bunun genelde ne olduğunu bilmiyorum. Ama benim durumumda mesleğimi yapmaktır”.
Zaten salgın tepe noktasına çıktığında sıradan insanlar gönüllü olarak mücadeleye katılırlar. Tarrou başı çeker, rahip Panneloux bile çabaya katkı verir. Başından beri hep kaçıp şehir dışına gitmeye çalışan gazeteci Rambert dahi “insan tek başına mutlu olmaktan da utanabilir” diyerek tam kaçabileceği gün kalmaya ve mücadeleye katılmaya karar verir.
Bunun iyi bir şey olduğunu kabul eden romanın anlatıcısı, “ama öğretmen iki kere ikinin dört ettiğini öğretiyor diye tebrik edilmez. Belki bu mesleği seçti diye tebrik edilir. Biz de Tarrou ve ötekilerinin, iki kere ikinin başka bir şey değil de dört ettiğini gösterdikleri için saygıya değer olduklarını belirtelim, ancak bu iyi niyetin öğretmenin iyi niyeti, öğretmenin yüreği gibi bir yürek taşıyan ve insanlık onuru uğruna sanılandan daha kalabalık gruplar halinde bir araya gelebilecek kişilerin iyi niyeti arasında ortak bir şey olduğunu da belirtelim; en azından anlatıcının inancı böyle”.
Anlatıcı zaten roman içinde aktardığı onca soruna, tanık olunan onca kötülüğe karşın, iyi insan sayısının kötülerden çok daha fazla olduğunu sürekli vurgular: “İnsanların çoğu kötü değil, iyiler daha çok…”
Anlatıcının -aslında yazarın- bu konudaki ısrarı çok temel bir ayrışmaya denk düşüyor aslında: Camus olağandışı meziyetlere sahip “ulu kurtarıcılara” tapınmaktan yana değildir; o nedenle sıradan insanların, milyonların mücadeleye verdikleri belirleyici ama “olağan” katkıların altını çizmeyi yeğler.
Oysa Nazilerin yenilgiye uğratılmasının ardından savaş sonrası yeni iktidarların belirleneceği bu geçiş dönemi, savaş galibi çeşitli siyasi güçler arasındaki güç paylaşımı ve iktidar savaşları dönemidir aynı zamanda. Güç devşirmenin bir yolu da savaş sırasındaki kahramanlık anlatılarının sunacağı meşruiyeti ve prestiji sömürmektir. Bir yandan De Gaulle mitleştirilirken, komünistler de “halkların babası” Stalin’i kahramanlaştırma çabasındadır.
Camus ise, örneğin ABD’nin Hiroşima ve Nagazaki’ye attığı atom bombalarını mahkûm eden nadir Batılı aydınlardan biridir. O bu eylemde “savaşı resmen sona erdiren” bir zafer değil, yüz binlerce insanı katleden bir barbarlık ve “insanlığı intiharını” görür.
Aynı şekilde Camus, sadece Nazilerin toplama kamplarını değil, Sovyetler Birliğindeki toplama kamplarını ve totaliter uygulamaları da mahkûm etmekten yanadır. Buna karşılık örneğin Sartre’ın başını çektiği aydınlar ise, yüceltilen Stalin’in yönetime, onun güdümündeki komünist partilere eleştirellikten arınmış bir destek vermekten yanadır.
YAN UNSURLAR
Ölüm cezası
Romanın sonlarına doğru, romandaki kilit kişilerden biri olan Tarrou, geçmiş yaşamıyla ilgili ayrıntıları Dr Rieux’ye anlatırken babasının savcı olduğuna da değinerek ölüm cezası karşıtı ayrıntılı savlar öne sürer.
Sanki romanın genel akışından kopukmuş izlenimi verebilen bu uzun ölüm cezası tartışmasını, “felsefi düzeyde ölüm kavramıyla hesaplaşan” bir romanda yer almasını çok da yadırgamamak gerek aslında.
Öte yandan, eğer romanın aynı zamanda bir faşizme karşı direniş alegorisi olduğunu düşünürsek, ölüm cezası konusunda savaş sonrası Fransa’da antifaşistler arası yaşanan tartışmalarla bağlantı kurmak da mümkündür.
Aydınların önemli bir kısmı bu dönemde “intikamcı” bir yaklaşım sergilemeyi yeğlemiştir. Bunun doğal bir uzantısı da “işbirlikçilerin” ve “hainlerin” kurşuna dizilmesidir.
Örneğin Sartre, hem savaş öncesinde hem de hatta savaş yılları sırasında bile saygısını ve hayranlığını eksik etmediği Céline’in “Almanlardan para aldığı için ırkçı görüşler savunduğunu” ileri süren bir makale yazar. Eğer o sıralar sürgünde olmasaydı, tek başına bu bile Céline’in de kuruşuna dizilmesi sonucunu doğurabilirdi.
Camus ise, ölüm cezasına çarptırılan ve Céline gibi ırkçı görüşlere sahip bir edebiyatçı olan Brasilliach’ın cezasının infaz edilmesini önlemeye çalışır, De Gaulle’e bu yönde bir mektup da yazar, ama başarısız olur.
Sürgün/Hapis
Yazar, karantina döneminde yaşananlarla sürgün ve hapiste yaşananlar arasında koşutluklar kurar: “Vebanın yurttaşlarımıza getirdiği ilk şey, sürgün oldu. O andan itibaren mahpus konuma geçmiştik bir bakıma ve geçmişimize indirgenmiştik. Bazılarımız her ne kadar gelecekte yaşama eğilimine sahip olsalar da bundan hızlıca vazgeçiyorlardı…” (…) “Böylece, tüm tutsakların ve sürgünlerin hiçbir işine yaramayacak bir bellekle yaşaması demek olan o derin acıyı duyuyorlardı. Durmadan düşündükleri o geçmişin de üzüntülü bir özlemden başka tadı yoktu.”
Zamanın akışı
Özellikle de zaman kavramının ele alınışında Veba’yla sürgünü ya da hapsi ele alan başka eserlerin anlatıları arasında bir dizi benzerlik, yakınlık bulmak mümkündür.
Örneğin romanın başlarında hastalığın ortaya çıkış süreci günlük temelde ele alınırken (”ilk fare”, “ilk hasta”, “ilk ölüm”, “karantinada ilk gün”, vb.) bir süre sonra zamanın akışı tamamen bulanıklaşır, hatta zamanın akışını bile hastalığın seyri belirlemeye başlar. Hastalık öncesi dönemi andıran bir zamansal devinim ancak mevsim dönüşlerinde gözlemlenebilir hale gelir.
Bellek
Salgın nedeniyle karantinaya alınmanın doğurduğu en önemli sonuçlarından biri, belleğin giderek bulanıklaşmasıdır. Romanda bu süreçler ayrıntılı olarak ele alınır: “Yaşadıkları şimdiki zamana karşı sabırsız, geçmişlerine düşman ve geleceği elinden alınmış olarak insan kaynaklı adaletin ya da nefretin parmaklıklar arkasında yaşamaya mahkûm ettiği kişilere benziyorduk biz de.”
Bu bulanıklaşma sonucu hem kapanma öncesi “normal” hayatın ve o andan beri görülemeyen yakınların yüzleri giderek bellekten silinmeye başlar hem de şimdiki zaman anlamını yitirir ve gelecek tasarımının ortadan kalkmasıyla tüm bir yaşam tarzı uçup gider.
Tanıklık
Yazar işte bu nedenle kendi işlevini de yaşananlara tanıklık etmek olarak belirler: “[Anlatıcı] niçin araya girdiğini açıklamak ve tarafsız tanık üslubunu seçmeye özen göstermesinin anlaşılması istiyor. Ama bunu uygun, ölçülü bir tutumla yapmak istemiştir. Genel olarak gördüklerinden fazlasını anlatmamaya, veba dostlarına, gerçekte sahip olmayacakları düşünceleri yakıştırmamaya ve yalnızca rastlantı ya da kötü talihin kendisine sunduğu metinleri kullanmaya özen göstermiştir”.
Hatta anlatıcı bir aşamada “sanatın sağladığı imkanları da kullanmadığını” belirterek, romanın dilinin ve anlatımının fazla “düz” olduğunu yönünde sonradan yöneltilecek kimi eleştirileri peşinen boşa çıkartmıştır: Yazar Camus’nün bu roman için seçtiği anlatım tarzı ve seçilen dilin sadeliği kasıtlıdır: Anlatıcının [yazarın] derdi kendini öne çıkarmak, kahramanlaştırmak değil, “herkes adına konuşmaktı”.
“Dürüst bir yüreğin kurallarına uygun olarak, isteyerek kurbanın tarafını tutmuş ve insanları, aynı kenti paylaştığı insanları, yalnızca aşk, acı, sürgün gibi ortak inançları çevresinde birleştirmek istemiştir. İşte böylece, tek bir acı yoktur kentlilerce paylaşmasın, ya da tek bir durum yoktur kendisi de sahiplenmesin. (…) Sadık bir tanık olmak için özellikle olayları, belgeleri ve söylentileri aktarmalıydı. Ama kişisel olarak kendi söyleyeceği, kendi bekleyişini, kendi geçirdiği sınavları dile getirmemeliydi”.
Kadınlar
Romana yöneltilebilecek önemli eleştirilerden biri, kadın karakterlerin silikliğidir: Romanda nice kadın vardır ama aslında yoktular… Kadın ya uzaklara gitmiş eştir ya uzaklarda kalmış sevgilidir ya da yanı baştaki sessiz, şefkatli, varlığını pek hissettirmeden hizmet eden annedir, başka bir değişle hiçbiri özne değildir.
Gerçi bu durum hem Camus’nün başka kitaplarında hem de dönemim birçok başka eserinde karşımıza çıktığı için ayrıca ele alınmayı hak etmektedir.
Araplar
Bir diğer önemli eksik özne de Araplardır. Hikâye Cezayir’in Oran kentinde yaşandığı halde romanda tek bir Arap karakter yoktur. Başka bir deyişle Araplar kendi ülkelerinde yan karakter dahi olamayacak kadar siliktir, ki bu da hele bugünden geriye dönüp bakıldığında sömürge gerçeğinin çarpıcı bir dışavurumudur.
Bunu vurgulayan ilginç bir cümle, hastalığa veba tanısı konma aşamasında iki hekim arasındaki bir sohbete yansıyan şu cümledir: “Hem sonra, bir meslektaşın dediği gibi: Olamaz bu, herkes Batı’da bunun ortadan yok olduğunu biliyor”.
Demek ki o dönemde Cezayir birçok Batılı aydın tarafından “Batı”nın bir parçası olarak algılanıyor. Belli ki “Batı” bir coğrafya değil, aslında bir “habitat”: Batılıların yaşadığı her yer “Batı”dır!
Romandaki bu çarpıcı eksiklik, Camus’nün Cezayir doğumlu olması, bir dönem Cezayir Komünist Partisinde militanlık yapması, sömürge sistemine açıkça karşı çıkmış bir aydın olması nedeniyle daha da tuhaftır.
Gerçi Camus birçok çevre tarafından Cezayir’in bağımsızlığını desteklemediği ve Cezayir Ulusal Kurtuluş Cephesi FLN’in sivilleri de hedef alan eylemlerine karşı çıktığı için çok eleştirilmiştir.
Öte yandan, Camus bağımsızlığı desteklememekle birlikte, sömürge sistemine son verilmesinden yana olduğunu her zaman açıkça belirtmiştir. Onun hayalini kurduğu sistem, bağımsızlığa gerek bırakmayacak şekilde eşitlik temelinde federal ya da özerklik türü yeni bir ortaklığa geçilmesiydi.
Camus’nün FLN’in sivilleri de hedef alınmasına karşı çıkması aslında Cezayir’e özgü değildi, daha genel anlamda “hedefe varmak için her yol mubah” anlayışına karşı çıkmasıyla alakalıydı.
Dolayısıyla, yazarın bu siyasi yaklaşımlarının doğruluğu yanlışlığı ayrı mesele, ama Veba’da bir Arap öznenin yer almayışını bu siyasi tartışmalara bağlamak pek doğru olmaz.
SONUÇ
Camus’nün Veba’yı yazarken bir yandan da bugün pandemi sırasında yaşayacaklarımızın bir kısmını neredeyse 80 yıl öncesinden görüp betimlemesi elbette hem onun dehasının hem de edebiyatın gücünün kanıtıdır.
Ancak Camus’nün asıl katkısı, toplumsal felaketlerle mücadele için bu romanda ortaya koyduğu felsefi yaklaşımdır.
Özetleyecek olursak: “İstesen de ‘bana ne’ diyemezsin/isyan edeceksin/ korkmayacaksın/insanların ölmesine razı olmayacaksın/gerekirse tanrıya bile karşı geleceksin/insanlık onuruna sahip çıkarak yılmadan mücadele edeceksin çünkü başka çaren yok/ama kendini de kahraman sanmayacaksın…”
Camus’ye göre edebiyatçıya düşen ise, bunu bir kahramanlık destanına dönüştürmeden mücadeleye tanıklık etmek, onu sonraki kuşaklara aktarmaktır.
Camus’nün bu romanda yaptığı tam da budur, anlatıcısı gibi o da: “Susanların arasında yer almamak, o vebalılardan yana tanıklık etmek, onlara yönelik adaletsizliği ve şiddete ilişkin en azından bir anı bırakmak ve felaketlerin ortasında neler öğrenildiğini, insanların içinde hor görülecek şeylerden çok, hayranlık duyulacak şeylerin bulunduğunu söylemek için burada son bulan anlatıyı kaleme almaya karar verdi.
Çünkü biliyordu ki insanlar kendilerini özgür sansalar da “felaketler oldukça kimse asla özgür olamayacak”; dolayısıyla tıpkı roman karakteri Rieux gibi o da “belki bir gün insanların bir mutsuzluk yaşaması ya da bir şeyler öğrenmesi için vebanın kendi farelerini uyandırıp mutlu bir kente ölmeye yollayabileceğinden haberi olmadığını biliyordu”.
İşte bunun için yazılışından onlarca yıl sonra yine ve yeniden okumak gerek Camus’nün romanını. Veba ya da Corona ya da başka kara vebalar, kılık değiştirmiş faşizmler geri gelecek: Hazırlıklı olmak gerek…
https://www.artigercek.com/yazarlayigit-benevebayi-camus-nun-felsefesiyle-alt-etmek
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]


2020.05.29 00:38 bibery SOSYOPATIM İLERİ DERECEDE

Sosyopatım ileri derecede kişilik bozukluğum var birçok kişiliğim var insanları okuyabiliyorum istediğim kişiyi intihara sürükleyebilirim sinir lobu perf sendromundan müzdaribim acı eşiğim çok yüksek işkenceden zevk alıyorum her köşeye sıkıştığımda kendime zarar verme eğilimim var ölmekten korkmuyorum aksine ölmek istiyorum çünkü öldükten sonra tekrar doğacağıma inanıyorum o yüzden kaybedecek çok az şeyim var sicilimde en ufak bir suç kaydım bile yok bir anda hayatınıza girebilirim hayatınızda karşılaşabileceğiniz en iyi taklitçiyim hergün farklı bir maske takıp insanların arasına karışıyorum iki yüzlüyüm hiç aşık olmadım birini hiç sevmedim arkadaşlarım ve dostlarım olmasına rağmen yok pedofili zoofili altını çiz bunlar dışında her türlü suça eğilimim var madde kullanıyorum 2 sene akıl hastanesinde yattım tıbbın ve bilimin daha adını koymadığı biri dürtü kontrol bozukluğu diğeri ise fobi olmak üzere iki psikolojik rahatsızlığım var aklınıza gelmeyecek en dip köşe çirkinlikleri yaptım soğukkanlıyım çıplak elle adam öldürme sanatı ağır seks pozisyonları ve mağaracılık gibi çoğu yasaklı ve gizli bilgileri biliyorum zorlu koşullarda hayatta kalma ve her türlü doğal ortamda kamufle olma gibi eğitimler aldım herşeyi silah olarak kullanabilirim ciğerlerim su altında 3 dakika oksijensiz kalabilecek kapasiteye sahip hiçbir din mezhep ve ırka mensup üyeğilim ve saygım yok çünkü dünya benim için bir oyun bahçesi şimdi söyleyin bana ananızı sikmemem için bir sebep var mı ?
submitted by bibery to kopyamakarna [link] [comments]


2020.05.26 22:51 karanotlar Güney Koreli felsefeci, kültür kuramcısı Byung-Chul Han: Koronavirüs bizi bir ‘sağ kalma toplumuna’ indirgedi

Ahmet Çınar
Güney Koreli felsefeci, kültür kuramcısı, yazar Byung-Chul Han, koronavirüsle birlikte ortaya çıkan toplumu “İyi yaşama duygusunu tamamen kaybeden, hazzın da sağlığa feda edildiği bir sağ kalma toplumu” olarak nitelendiriyor. İspanya merkezli uluslararası haber Ajansı EFE muhabirleri Carmen Sigüenza ve Esther Rebollo’nun sorularını yanıtlayan Han, “Bu gidişle sanki daimi bir savaş halinde yaşıyormuşuz gibi, sağ kalmak nihai gerçeğimiz haline gelecek” diyor. EFE’de yayımlanan söyleşiyi Ayşen Tekşen’in çevirisiyle paylaşıyoruz.
Güney Koreli felsefeci, kültür kuramcısı, yazar Byung-Chul Han, Efe’yle bir röportajında Covid-19 sonrası dünyayı böyle gördüğünü anlatıyor: “İyi yaşama duygusunu tamamen kaybeden, hazzın da sağlığa feda edildiği bir sağ kalma toplumu.”
1959’da Seul’de doğan Han, halen yaşadığı Almanya’da felsefe, edebiyat ve teoloji çalıştı. Kaçınılmaz olarak toplumu tükenme noktasına götüren aşırı bilgi ve olumluluğun, aşırı şeffaflık ve aşırı tüketimciliğin istilası altında olduğunu belirttiği modern toplumu eleştiren önemli seslerden birisi.
Hem yerel hem de küresel şöhrete sahip Koreli felsefeci, koronavirüsün gözetleme rejimleri ve biyopolitik karantinalar dayatmasına, özgürlükleri daraltmasına, hazza son vermesine ve kitlesel histeri ve korku ortamında bir insaniyet yoksunluğunu açığa çıkarmasına dair endişelerini EFE’yle paylaştı.
Han, Covid-19’un gizli sosyal farklılıkları ortaya çıkardığını vurgularken, “küreselleşmenin ilkelerinden birinin kârları maksimize etmek” olduğuna, “sermayenin insan sevmediğine” ve “ölümün demokratik olmadığına” dikkat çekiyor. Ona göre, salgının zirve noktasında bu nitelikler “ABD ve Avrupa’da pek çok hayata mal oldu.”
Byung-Chul Han bu krizin “dünyanın gücünün Batıdan uzaklaşarak biraz daha Asya’ya doğru kaymasına” yol açacağından emin –bu, yeni bir çağın şafağı.
Covid-19 insanın savunmasızlığını demokratikleştirdi. Artık daha kırılgan ve daha yönlendirilebilir olduğumuzu düşünüyor musunuz? Otoriterizm ve popülizmin kucağına düşmemiz daha mı kolay olacak?
Covid-19 şu anda insanın savunmasızlık ya da ölümlülüğünün demokratik olmadığını ama sosyal konuma bağlı olduğunu gösteriyor. Ölüm demokratik değildir. Covid-19 hiçbir şeyi değiştirmedi. Ölüm hiçbir zaman demokratik olmamıştı. Özel olarak salgın ise toplumlardaki farklılıkları ve toplumsal değişimi açığa çıkarıyor. Birleşik Devletleri düşünün. Diğer gruplarla kıyaslandığında, çok daha fazla sayıda Afro-Amerikalı ölüyor. Aynı durum Fransa için de geçerli. Paris’i düşük gelirli kenar mahallelere bağlayan metro vagonları tıka basa doluysa sokağa çıkma yasağının ne anlamı var? Banliyöden gelen göçmen kökenli yoksul emekçiler temastan kaçınamaz ve Covid-19 nedeniyle ölür. Çalışmak zorundasınızdır. Bakıcılar, fabrika çalışanları, temizlikçiler, satıcılar ya da çöpçüler evden çalışamaz. Öte yandan, zenginler şehir dışındaki villalarına çekilirler. Dolayısıyla, salgın sadece tıbbi değil aynı zamanda sosyal bir sorundur. Almanya’da ölü sayısının o kadar yükselmemesinin bir başka nedeni de sosyal sorunların diğer Avrupa ülkeleri ve ABD’deki kadar ciddi olmamasıdır. Almanya’daki sağlık hizmetleri sistemi ABD, Fransa, İngiltere ya da İtalya’dakinden çok daha iyi durumdadır. Ama Covid-19 Almanya’da bile sosyal farklılıkları ortaya çıkarır. Almanya’da da sosyal açıdan zayıf olan daha önce ölür. Arabanın masrafını karşılayamayan yoksullar otobüsler, tramvaylar ve metrolara doluşur. Covid-19 bize ikinci sınıf bir toplumda yaşadığımızı gösterir. İkinci sorun ise Covid-19’un demokrasiye uygun olmamasıdır. Korkunun otokrasinin beşiği olduğu gayet iyi bilinir. Bir kriz durumunda insanlar güçlü liderler ister. Viktor Orban büyük ölçüde bundan yararlanıyor. Olağanüstü hali normalmiş gibi gösteriyor. Ve bu da demokrasinin sonudur.
Özgürlük ya da güvenlik? Salgınla mücadele için ödeyeceğimiz bedel nedir?
Salgın nedeniyle bir biyopolitik gözetleme rejimine doğru ilerliyoruz. Yalnızca iletişimimizi değil bedenlerimizi de: sağlığımız dijital gözetlemeye tabi olacak. Kanadalı yazar Naomi Klein’a göre, krizler yeni bir kurallar sisteminin habercisidir. Bu salgın şoku, sürekli olarak sağlık durumumuzu izleyen bir biyopolitik disiplin toplumunda, denetleme ve izleme sistemiyle bedenlerimizin kontrolünü ele geçiren dijital biyopolitikanın küresel olarak yerleşmesini sağlayacak. Batı, salgın şoku karşısında liberal ilkelerinden vaz geçmek zorunda kalacak. Sonra da özgürlüğümüzü kalıcı olarak kısıtlayan bir biyopolitik karantina toplumuyla karşı karşıya kalacak.
İnsanların yaşamında korku ve güvensizliğin sonuçları nelerdir?
Virüs bir aynadır. Nasıl bir toplumda yaşadığımızı gösterir. Önünde sonunda ölüm korkusuna dayalı olan bir sağ kalma toplumunda yaşıyoruz. Bugün, sanki daimi bir savaş haline yaşıyormuşuz gibi, sağ kalmak nihai gerçeğimiz haline geliyor. Yaşamın tüm güçleri yaşamı uzatmak için kullanılıyor. Sağ kalma toplumları iyi yaşama duygusunu tümüyle yitirir. Haz, kendi içinde bir amaç durumuna yükseltilen sağlığa feda edilir. Sigara yasağı örneğindeki katı yaklaşım sağ kalma histerisine tanıklık eder. Hayat giderek yalnızca sağ kalma çabasına dönüştükçe ölüm korkusu da artar. Salgın, özenle bastırdığımız ve dışladığımız ölümü tekrar görünür kılar. Kitlesel medyada sürekli olarak ölümün yer alması insanları sinirlendirir. Sağ kalma histerisi toplumu fazlasıyla acımasız yapar. Komşunuz, uzak durulması gereken olası virüs taşıyıcısıdır. Yaşlı insanların bakım evlerinde yalnız ölmesi gerekir çünkü bulaşma riski nedeniyle kimsenin onları ziyaret etmesine izin verilmez. Yaşamı birkaç ay uzatmak yalnız ölmekten daha mı iyidir? Sağ kalma histerimiz sayesinde iyi bir yaşamın ne olduğunu tamamen unuttuk. Sağ kalmak için, hayatı yaşanmaya değer kılan her şeyi gönüllü olarak feda ettik: sosyallik, topluluk ve yakınlık. Salgın göz önüne alınarak, temel hakların radikal biçimde kısıtlanması hiç tartışmasız kabullenildi. Paskalyada bile dini törenler yasaklandı. Papazlar da sosyal mesafe uyguladı ve koruyucu maske taktı. İmanı sağ kalmaya feda ettiler. Mesafeyi korumak iyilik anlamına geliyor. Virüs bilimi ilahiyatın gücünü elinden alıyor. Herkes mutlak yorum egemenliğine sahip virologları dinliyor. Yeniden diriliş hikayesinin yerini sağlık ve sağ kalma ideolojisi alıyor. İnanç, virüs karşısında yozlaşarak bir güldürüye dönüşüyor. Ve bizim Papa Francis? Aziz Francis cüzzamlılara sarılmıştı… Virüs korkusu ve paniği abartılıyor. Almanya’da koronavirüs nedeniyle ölenlerin yaş ortalaması 80 ya da 81. Almanya’da ortalama yaşam beklentisi 80,5. Virüse verdiğimiz panik tepkisi toplumumuzda bir şeylerin yanlış olduğunu gösteriyor.
Koronavirüs sonrası toplumumuz doğaya daha fazla saygı duyar mı, daha adil ve iyi olur mu? Yoksa bizi daha bencil ve bireyci mi yapar?
“Denizci Sinbad” diye bir masal var. Sinbad bir seyahatinde Cennet bahçesine benzeyen küçük bir adaya varır. O ve yanındakiler adada ziyafet çeker, yürüyüş yapar ve bir ateş yakarak kutlarlar. Sonra aniden ada eğrilir. Ağaçlar eğrilir. Aslında ada dedikleri şey uzun zamandır hareketsiz olduğu için üzerinde kum biriken ve ağaçlar büyüyen dev bir balığın sırtıdır. Sırtında yakılan ateş balığı rahatsız etmiştir. Balık derine dalar ve Sinbad denize düşer. Bu masal bir meseldir: insanda temel bir körlük olduğunu öğretir. Neyin üstünde durduğunu bile göremez ve kendi yıkımını hazırlar. Alman yazar Arthur Schnitzler, yıkım merakı açısından insanlığı bir hastalıkla kıyaslar. Dünya üzerinde insafsızca çoğalan ve sonunda bizzat konakçıyı mahveden bir virüs ya da bakteri gibi davranırız. Büyüme ve yıkım birlikte gelir. Schnitzler insanların yalnızca ilkel seviyeleri anlayabileceğine inanır. Üst seviyelere ise bir bakteri kadar kördür. Dolayısıyla, insanlık tarihi -insanın ille de zarar verdiği- ilahi olana karşı sonsuz bir bir mücadelenin tarihidir. Salgın, insanın acımasızlığının bir ürünüdür. Son derece hassas olan ekosisteme acımasızca müdahale ederiz. Paleontolog Andrew Knoll insanın evrim pastasının yalnızca kreması olduğunu söyler. Gerçek pasta ise o narin yüzeyi istediği zaman yarıp geçme ya da istila etme tehdidi içeren bakteri ve virüslerden oluşur. Bir balığın sırtının güvenli bir ada olduğunu sanan denizci Sinbad insan cehaletinin kalıcı bir metaforudur. Doğa güçleri tarafından uçurumun derinlerine atılarak parçalanması sadece bir an meselesiyken, insan kendisinin güvende olduğunu düşünür. İnsanın doğaya sergilediği şiddet daha güçlü olarak ona geri döner. Bu, Antroposen diyalektiğidir. Bu İnsan Çağında, insanoğlu hiç olmadığı kadar büyük tehdit altındadır.
Covid-19 küreselleşme için ölümcül bir yara mıdır?
Küreselleşmenin ilkelerinden biri de kârları maksimize etmektir. Örneğin, koruyucu maske ya da ilaç gibi tıbbi ürünlerin üretimi Asya’ya taşınmıştır. Bu durum, Avrupa ve ABD’nde pek çok yaşama mal oldu. Sermaye insan sevmez. Artık insanlar için değil sermaye için iş yapıyoruz. Marx sermayenin insanı üreme organına indirgediğini söylemişti. Bugün aşırı uçlara taşınan bireysel özgürlük, bizzat sermaye fazlasından başka bir şey değildir. Kendimizi tatmin ettiğimiz inancıyla kendimizi sömürüyoruz. Ama gerçekte birer hizmetçiyiz. Kafka, öz-sömürünün paradoksal mantığına dikkat çekmiştir: hayvan, kırbacı efendinin elinden çekip alır ve efendi olmak için kendini kırbaçlar. Neoliberal rejimde insanlar böylesine saçma bir durumdadır. İnsanlık, özgürlüğünü geri kazanmalıdır.
Koronavirüs ve yarattığı sonuçlar dünya düzenini değiştirir mi? Dünya gücünü kontrol etme ve ona egemen olma mücadelesini kim kazanır? Çin, ABD karşısında güçlenir mi?
Olasılıkla Covid-19 Avrupa ve ABD için hayra alamet değil. Virüs fiziksel bir sınavdır. Liberalizme pek de değer vermeyen Asya ülkeleri -Batı için hayal bile edilemez olan- dijital biyo-politik gözetlemelerin yardımıyla hızla salgını kontrol altına aldılar. Avrupa ve ABD sürüklenip duruyor. Salgın karşısında pulları dökülüyor. Zizek virüsün Çin rejimini devireceğini iddia etti. Zizek yanılıyor. Bunların hiçbiri olmayacak. Virüs Çin’in gelişimini durduramayacağı gibi tam aksi olacak. Çin şimdi salgına karşı başarılı bir model olarak kendi otokrat gözetleme devletini de satacak. Eskisinden daha büyük bir gururla, dünyaya kendi sisteminin üstünlüğünü gösterecek. Covid-19 dünya gücünün biraz daha Asya’ya doğru kaymasını sağlayacak. Bu açıdan bakıldığında, virüs bir dönemin bitişine işaret eder.
(Çeviri: Ayşen Tekşen)
Byung-Chul Han kimdir?
Güney Koreli yazar ve kültür kuramcısı. 1959’da Seul’de doğdu. 1980’lerde Almanya’ya taşınarak felsefe, Alman edebiyatı ve Katolik teolojisine yoğunlaştı. Freiburg’da doktorasını tamamladıktan sonra 2000 yılında Basel Üniversitesi’nin felsefe bölümüne katıldı. Akademik kariyerine çeşitli üniversitelerde devam eden Han, araştırmalarında on sekiz, on dokuz ve yirminci yüzyıl felsefesi, etik, fenomenoloji, kültür kuramı, estetik, din, medya kuramı ve kültürlerarası felsefe gibi konulara yöneldi. Günümüz toplumuna dair derinlikli çözümleme ve eleştirileriyle dikkat çeken Han, 2012 yılından beri Berlin Sanat Üniversitesi’nde ders veriyor. Bazıları birçok dile çevrilmiş on altı kitabı bulunan yazarın eserleri arasında şunlar sayılabilir: Şiddetin Topolojisi, Şeffaflık Toplumu, Zamanın Kokusu, Psikopolitika, Eros’un Istırabı
https://www.a3haber.com/2020/05/21/guney-koreli-felsefeci-kultur-kuramcisi-byung-chul-han-koronavirus-bizi-bir-sag-kalma-toplumuna-indirgedi/
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]


2020.05.23 03:29 karanotlar Max Stirner ve Varoluşçuluk à la Jean-Paul Sartre – H. İbrahim Türkdoğan

Max Stirner ve Varoluşçuluk à la Jean-Paul Sartre – H. İbrahim Türkdoğan
https://preview.redd.it/ty8034wl2f051.jpg?width=1000&format=pjpg&auto=webp&s=0ec4d135ff323a4198fa9ff6079711fd180f2033
“Bütün insanlar sıkıcıdır.”
– Kierkegaard-
Giriş
Yüzyıllar boyunca insan düşüncesinde insanın dünyadaki varoluşu ve özü bağlamında Hiç’ten korkma duygusu yuvalanmış ve çekilmeyecek bir duruma gelmiştir: bir felakete yakalandığımız duygusu Batı dünyasında insan varlığının ikilemini her gün arttırıyor. Ve her gün üzerine yeniden düşünülen “insanın ne olduğu” ebedi sorusu, insanların kısır döngüden çıkma fırsatını elinden alıyor. Filozoflar, düşünürler, yazarlar ezelden beri insanların birlikte yaşama ilkeleri üzerine düşünürlerken, her çöküşten sonra yeni bir “ilkesel” değişimi savunurlar. Korkunun, anlamın, hiçliğin ve “anlamsız bir evrende” yalnız kalma umutsuzluğunun özelliklerini inceliyor ve neticede “dünyaya atılmışlık”ta (Heidegger) “her şeyin saçma, yaşamanın ve kendini öldürmenin anlamsız olduğu” bir çöküş duygusuna tanık olmaktadırlar.
İnsan konusunda köklü bir analizde bulunan Stirner, onu doldurulması gereken boş bir kap olarak algılamaz; Stirner’e göre insan doğası gereği tamamlanmış ve yaratıcı bir varlıktır ve hiçbir buyruk ya da emir olmaksızın kendini geliştirebilme yeteneğine sahiptir. Ancak bu yetenek bir “İnsan kavramı” değildir, çünkü Stirner her insanın bir ötekinden farklı olduğundan yola çıktığı için, her insanın kendine göre kendini geliştirebileceğini ileri sürer.
Bununla birlikte Batı felsefesi tarihinde çeşitli felsefesel düşünce ve akımlar gelişmiştir, bunlardan biri de varoluş felsefesi ve onun aktif siyasal oluşumu varoluşçuluktur. Her ikisi de insanın aktüel durumunu varoluşun öz’den yabancılaşması olarak algılar. Varoluşumuz ve özümüz birbirinden kopmuş, ikiye ayrılmış ve birbirine yabancılaşmıştır. Bu konuda Sören Kierkegaard, Martin Heidegger, Gabriel Marcel, Karl Jaspers ve Jean-Paul Sartre gibi birçok filozof kendi felsefesel düşüncelerini yapılandırmışlardır. Her biri bilimsel ya da dinsel bir sistemin kuramını hazırlayıp insanlığa sunmuştur. Kierkegaard ve Jaspers dinsel bir varoluşçuluk taslağı çizerken, Heidegger ve Sartre bunun ateist şeklini geliştirmişlerdir. Sonuç olarak Sartre, Heidegger’in gizemsel Varlık kavramından uzaklaşıp sadece İnsan’ı merkeze alarak kendi felsefesine “hümanist” demiştir. Tüm bu dinsel, bilimsel ve öteki kuramlarla çok daha önce Max Stirner ilgilenmiş ve Sartre ve Heidegger öncesinde insanın “dünyaya atılmışlığını” farklı kavramlarla dile getirmiştir ve bu düşünceden yola çıkarak da Kendi-olma (Eigenheit) ve Biricik “kavramını” yapılandırmıştır.
Stirner ve Çağdaşları
Stirner dönemi filozoflar (Hegel, Marx, Feuerbach, Proudhon vb.) Tanrı’yı öte dünyadan bu dünyaya taşıyıp yeni nominalarla taçlandırırlarken, Stirner, başyapıtında (Biricik ve Mülkiyeti, 1844) tek tümceyle tüm felsefesel, sosyolojik ve dinsel tanrılara meydan okur: “Hiçbir şey Benden üstün değildir”. Bununla tüm fantazmaları (tanrıları, putları, nominaları) silip süpürüp yerine Ben’i koymuştur. Neredeyse dönemin tüm filozofları tamamlanmış düşünce sistemleri sunmaktaydı; Stirner her bir sistemde yeni bir efendi görür, dolayısıyla her birini saplantı (fixe Idee) olarak adlandırır. Bu saplantılı düşünce sistemleri Feuerbach’ta tanrılaştırılan İnsan, Marx’ta sosyalizm, Hegel’de devlet ideolojisi, Proudhon’da Töre, Fichte’de mutlak Ben’dir vb. Birer üstben ürünü olan tüm bu ideolojileri hayaletler olarak betimleyen Stirner, filozofların İnsan’ı Tanrı’nın elinden alıp farklı tanrıların kucağına koymakla yeni bir şey yapmadıklarını, sadece eskiyi yeni adlarla devam ettirdiklerini ileri sürer ve tüm tanrılarla birlikte, diğer filozofların tersine, tanrı-hizmetçilerini de ateşe atar. (Bu güçlü alevler daha sonra Nietzsche’ye de ulaşacaktı, ve Nietzsche Tanrı’nın öldüğünü “müjdeleyecek” kadar cesaret gösterecekse de yeni bir Tanrı’ya, “Üstinsan”a, boyun eğecekti.)
Stirner ve Sartre
1) Varoluş ve Kendi-olan
İnsan konusunda köklü bir analizde bulunan Stirner, onu doldurulması gereken boş bir kap olarak algılamaz; Stirner’e göre insan doğası gereği tamamlanmış ve yaratıcı bir varlıktır ve hiçbir buyruk ya da emir olmaksızın kendini geliştirebilme yeteneğine sahiptir. Ancak bu yetenek bir “İnsan kavramı” değildir, çünkü Stirner her insanın bir ötekinden farklı olduğundan yola çıktığı için, her insanın kendine göre kendini geliştirebileceğini ileri sürer. Tam olarak: Tek tek insanlardan yola çıkar. Sartre’ın “otantik” dediği düşünce Stirner’in “Kendi-olma” düşüncesine yakındır. Sartre’ın ilkesi: “Varoluş özden önce gelir.”[1] Stirner: “Elbette duyularım olmaksızın düşünemem. Ne var ki düşünebilmek ve duyumsamak için, yani soyut ve duyusal için, her şeyden önce Bana gereksinimim vardır, hem de şu çok bariz olana, Biricik’e. […] Düşünmemin öncesinde – Ben – varım.”[2] Demek ki: Düşünmenin sahibi benim ve düşünme benim mülkiyetimdir. Sartre’ın bazı felsefesel kavramları Stirner’in felsefesiyle belirli bir noktaya kadar örtüşüyor. Aşağıda buna açıklık getireceğim.
İlk tümce Stirner’in felsefesiyle kısmen örtüşür. Stirner: “Kendi-olan kökeninde özgürdür.” Buradaki köken sözcüğü Kendi-olanın doğrudan doğasını kasteder. Bütün insanlar Kendi-olan ise, o zaman bütün insanlar özgürlüğe mahkumdur.
Sartre’ın “Bulantı”adlı romanını Stirner’in felsefesini temel alarak incelerken, öteki eserlerini de göz önünde bulunduracağım. Stirner, Batı felsefesinde Kinikçilerden sonra yabancılaşma kavramını kapsamlı bir şekilde araştıran ve gün ışığına çıkaran ilk filozoftur. Proudhon ve Marx’tan da önce.
“Bulantı”nın protagonisti Antoine Roquentin için yaşam anlamını tamamen yitirir. Yaşamanın bir anlamı olmadığı gibi özkıyımın da bir anlamı kalmaz. Şeylere ve insanlara duyduğu tiksintinin köküne inmeye çalışır Roquentin.
Stirner’e göre birey, içselleştirdiği dış dünyanın değerlerinden, örneğin toplumsal değerlerden arınırsa, arı ve ona özgü bir Ben’e sahip olabilir. “Bulantı”nın protagonisti içselleştirdiği tüm toplumsal değerlerden arınmakla meşguldür. Aslında roman Stirner’in “Meselemi Hiç’e bıraktım” tümcesiyle sonuçlanır; ancak önemli bir farkla: Roquentin genel değerlerden ve varoluşundan kendisinden iğrenirken Hiç’in melankolik dalgasına kapılır, hazzın ve yeniden yaratımın kapıları kapanır üzerine. Hüzünlü bir bakışla varoluşu ve onun insansal gelişimlerini izler. Roquentin’a oranla Stirner’in Biricik’i şenlik dalgaları yansıtır; yıkımını gerçekleştirdiği değerlerin ardından şöyle der: “Sen ey çilekeş Alman halkım – neydi acın, ıstırabın? Canlanamayan bir düşüncenin acısıydı seninkisi, horozların her ötüşünde hiçliğe karışan ve yine de mutluluğun ve kurtuluşun özlemini çeken bir tinsel hayaletin acısıydı. Benim içimde de uzun zamanlar yaşadın ey sevgili – düşünce, ey sevgili – hayalet. […] Kal sağlıcakla ey milyonların rüyası, çocuklarının binyıllık zalim anası kal sağlıcakla! Yarın seni mezara taşıyacaklar, ve çok yakında kardeşlerin, diğer halklar, ardından gelecek. Hepsi sıra sıra mezarlarına indirildiğinde – işte o zaman insanlık âlemi gömülmüş olacaktır. Ve Ben, kendi-olan Ben, onun gülen mirasçısı olacağım![[3]](https://itaatsiz.org/2020/05/07/max-stirner-ve-varolusculuk-a-la-jean-paul-sartre-h-ibrahim-turkdogan/#_edn3)
Bu fark ilkesel bir önem içerir. Melankoli Hıristiyanlığın öteki dünya öğretisinin harabelerinden doğmuş bir psikolojik zedelenmişliktir. Sartre, Roquentin’ı Hiç’in melankolik dalgalarından kurtarmak için, onu daha sonraki eserlerinde yeni tanrılarla tanıştırır. Bu tanrılardan biri “hümanizmdir”, bir başkası da “diyalektik Marksizm”. Sartre’ın otantizm kavramı, “yeni” bir etik üzerinden yaşam ümidi taşır, bu da onu öteki düşünce sistemlerinden farklı kılmaz. Stirner’e göre bu kavramlar da her düşünce sistemi gibi bireyin deforme edilmesi anlamına gelir. Bu nedenle de Stirner yeni bir genel etik kavramı yapılandırmaktan özenle uzak durur.
2) Özgürlük ve Kendi-olma
Sartre’ın özgürlük felsefesini temellendiren ilk tümcesi: “İnsan özgürlüğe mahkumdur.”[4] İkinci tümcesi: “Başkalarının özgürlüğünü amaç edinemediğim sürece kendi özgürlüğümü amaçlayamam.”[5]
Başkalarının özgürlüğünü amaçlayan Sartre’ın özgürlük düşüncesi temelde Kant’a dayanır: “Bir kişinin özgürlüğü başka bir kişinin özgürlüğünün başladığı yerde biter.” Bu da Herkesin Herkesle savaşıdır; insanın varlığından bu yana gezegenimizin doğal hâli budur
İlk tümce Stirner’in felsefesiyle kısmen örtüşür. Stirner: “Kendi-olan kökeninde özgürdür.” Buradaki köken sözcüğü Kendi-olanın doğrudan doğasını kasteder. Bütün insanlar Kendi-olan ise, o zaman bütün insanlar özgürlüğe mahkumdur. Ancak mesele bu kadar kolay değil. Kendi-olmayı bu kontekste tüm sosyolojik fantazmalardan (kimliklerden) arınmış bireyin varoluşunu anlayabiliriz. Ancak bu durumda her insanın özgür olmadığını söylemek gerekir, çünkü insanların büyük çoğunluğu sosyolojik kimliklerle var olabilmektedirler. Bu nedenle Stirner Kendi-olanı özgür olandan ayırır. Burada ilk ayrım başlar. İkinci ayrım daha da çarpıcıdır. Sartre’ın ikinci tümcesine karşılık olarak Stirner yalnızca Kendini ve kendi özgürlüğünü göz önünde bulundurur. Bununla Herkesin Herkesle savaşını ilân eder. Özgürlük Stirner’de ikincildir. Birincil olan Kendi-olma ve Kendi-olandır: “Kendi-olma Sizi kendinize geri dönmeye davet eder ve der ki: ‘Kendine gel!’ Özgürlüğün himayesi altında birçok şeyden kurtulacaksınız, ancak yeni şeyler size acı verecektir: ‘Kötü olandan kurtuldunuz, ama kötülük kaldı’. Kendi-olan olarak gerçekten Herşey’den kurtulacaksınız ve üzerinize yapışanlar olursa da bu Sizin tercihiniz ve seçiminizdir, sizin keyfinizdir. Kendi-olan özgür doğar, doğuştan özgürdür; Özgür ise, sadece özgürlük müptelasıdır, hayalcidir, hayalperesttir.”
Başkalarının özgürlüğünü amaçlayan Sartre’ın özgürlük düşüncesi temelde Kant’a dayanır: “Bir kişinin özgürlüğü başka bir kişinin özgürlüğünün başladığı yerde biter.” Bu da Herkesin Herkesle savaşıdır; insanın varlığından bu yana gezegenimizin doğal hâli budur. Tüm toplumsal kuramlar, tüm düşünce sistemleri, tüm sosyolojik ütopyalar bu kaçınılmaz savaşı yenemediği gibi, onun üzerine kurulmuştur. Stirner’e göre filozofların esas yanılgılarından biri tek tek insanları bir İnsan kavramında bütünleştirmeye çalışmalarıdır. Hiçbir filozof yoktur ki bireysel bir felsefe yapılandırabilsin; en bireyselci filozoflar bile genel bir Birey kuramını çizmişlerdir, bireylerin kendisini değil. Bunun, olanaksız olmamakla birlikte, ne kadar zor olduğunu Stirner’in Biricik betimlemesinde görmek mümkün. Özgürlük bağlamında söylenebilecek birkaç şey daha var.
Sartre ile söylemek gerekirse: İnsan öncelikle yalnızca vardır ve kendisini nasıl şekillendirirse, odur. Yani kendisini oluşturduğu şeyden başka bir şey değildir. Stirner’in buna itirazı olmaz. Eğer şu üç olguyu temel alırsak, bireyin onlara göre kendini geliştirebileceğini kaydedebiliriz: Buradalık (dünyaya atılmışlık), sonluluk ve faktisite (olgusallık). Bu şekliyle birey kendini Kendi-olma (Eigenheit) ve olanaklılık (olasılık) olarak algılar. Kendi-olmayı belirleyen olanaklılıktır. Kendime verebileceklerim olanaklarımla sınırlıdır. Olanaklarım özgürlüğümü belirler.
Şimdi, toplumsal hiçbir değer yargıyı olumlamayan Stirner gibi bir filozofla, toplumsalsız yaşamayı düşünemeyen Sartre gibi bir filozof aynı yolda daha uzun birlikte yürüyemezler.
Stirner der ki, eğer Tanrıyı, Zeus’u, kralı vb. tahtından indirme gücüne sahipsem, bunu yapma hakkına da sahibim. Bu tümcede genel ahlaksal hiçbir değer göremeyeiz; ne dinsel ne insansal, ne tanrısal ne metafiziksel bir değer. Ancak tümcede gizli olan bir “ahlak oyunu” vardır. Herkesin Herkesle savaşı! Hiçbir ideoloji doğrudan ve dolayımsız bunu ifade etmez. Her ideoloji her zaman üstü kapalı ve dolayımlı ifade eder. Ve asas olarak da hak ve adalet kavramlarına dayandırır; bu iki kavramı da ahlak çerçevesine alır. Sonuç olarak güçlünün güçsüze karşı savaşının meşrulaştırılması adına bu dolayımlı betimleme insanların tarihsel geleneği haline gelmiştir. Stirner’in farkı; bu oyuna katılmamasıdır; bu oyunu kökten yadsımasıdır. Sözcüğün sözcük anlamıyla karşımıza tüm değerlerden arınmış yalın bir düşünür çıkar. Bu kontekstteMauhtner yerinde bir analizde bulunur: Stirner “dünyaya sığmayacak ve dolayısıyla açlıktan ölecek kadar biricikti; o, politik bir önder değildi, sadece iç dünyasında bir başkaldırandı, çünkü onu insanlarla birleştirecek ortak bir dil bile yoktu.”[6]
Sartre’ın sosyalizmi doğal olarak Ben’lerin ilgisinden uzak töresel bir toplum için düşünülmüş bir kuramdır. Toplumsal düzenle birlikte Herşeyin absürtlüğünü “Bulantı”da tutarlı bir şekilde gün ışığına çıkaran Sartre, daha sonraki eserlerinde (Varoluşçuluk bir Hümanizm midir? / Varlık ve Hiç) insansal özü Marksist bir toplumda yaşayacak olan töresel İnsan olarak adlandıracaktır.
Hiçbir pedagojik buyruk Stirner’de onurlandırılmaz; her biri ona göre bir bahane ve şaklabanlıktır. Stirner ile bir toplum inşa edilemez (zaten böyle bir istemi olduğu söylenemez), Sartre ile inşa edilebilen bir toplum ise ancak ikiyüzlü olacaktır, her toplum gibi. Diğer taraftan Stirner’in önemi düşünce sistemlerine dair tutarlı analizleri ve bireye bireysel değişimlere dair sunduğu alternatiflerdir. Özgürlüğü sorgularken bireyin önemini öne çıkarır: “Peki, nelerden kurtulup özgürleşeceğiz? Herşeyden. Demek ki: bütün perdeleri kaldırılacak, bütün kabukları – kırılacak çekirdek Ben’im.” […] Ama bizzat bu Ben’e özgürlüğün sunacak hiçbir şeyi yoktur.” Felsefe tarihinde özgürlük sorusunu bu şekilde sorgulayan bir filozofa Stirner dışında pek rastlanmaz: “Ben özgür olduktan sonra ne olması gerektiğine dair özgürlüğün söyleyecek sözü yoktur, tıpkı hükümetlerimizin tutukluyu, cezasının bitiminde serbest bırakıp kimsesizliğe terk etmeleri gibi.”[7] Birey gerçekten Herşeyden özgürleşmek mi ister? Yoksa daha çok Herşeyi elde mi etmek ister? Bireyin elde etmek istedikleri var, kurtulmak istedikleri var. Burada önemli olan bireyin Kendi-olarak kendi ilgi ve çıkarları için karar vermesidir.
Roquentin henüz us’la boğuşmaktadır. Bir taraftan özgürleşmek (arınmak) ister, diğer taraftan kendi yalınlığına pratik bir ifade verebilecek durumda (olanaklık/erk) değildir. Varoluşun ve toplumsalın yoğunluğuyla baş başadır. Bu yoğunluktan çıkabilmesi için “Kendine dönmesi” gerekir ki özgürleşebilsin.
3) Egoistlerin Birlikteliği ve Toplumsal
Roquentin silkeleniyor, Kendine geri dönmeye çalışıyor, ancak buradalıktan haz almıyor. Onu çevreleyen gündelik yaşam, sahi olmamalık fazla geliyor ona, altından çıkamıyor o devasa gücün. Yakalandığı melankoli hastalığı bireysel dirilişine engel oluyor. Sartre, protagonistine bir çözüm sun(a)mamaktadır. Roquentin, melankoli adında bir çıkmaz sokaktadır, bir şeytan çemberine hapsolmuştur. Sartre, protagonistini orada bırakır. Daha sonraki eserlerinde ama melankoliden uzak, hatta ihtiras gibi afektler bile içermeyen bir toplumsallık sunar. Adı: Sosyalizm.
Sartre’ın sosyalizmi doğal olarak Ben’lerin ilgisinden uzak töresel bir toplum için düşünülmüş bir kuramdır. Toplumsal düzenle birlikte Herşeyin absürtlüğünü “Bulantı”da tutarlı bir şekilde gün ışığına çıkaran Sartre, daha sonraki eserlerinde (Varoluşçuluk bir Hümanizm midir? / Varlık ve Hiç) insansal özü Marksist bir toplumda yaşayacak olan töresel İnsan olarak adlandıracaktır. Varolanın, adsızın özgür edimi yeni bir toplum düzeninin hizmetçiliğine indirgenecektir.
“Varoluş” “yeni” adlar ve “yeni” unvanlarla şekillenecektir: “Hümanist”, “Sosyalist”, “Marksist” vb. Bundan böyle insanlığın tek kurtarıcısı komünizm olacaktır. Bir toplumsallık üzerinden birey “İnsan olabiliyor” ancak. Sartre bir ideal insan imgesini takip ediyor, bu şekilde ifade etmese de. Neticede sosyalizm gibi bir sistem bireyin bireysel keyfiliğini önemsemeyeceği gibi, baskılayacaktır. Bu durumda İnsan erekleştirilerek bir ödev, bir ideal, bir meslek haline getirilir. Şu anki benliği köpük ve gölgeden oluşmaktadır. Kant’ın “İnsan eğitilmesi gereken tek canlıdır”[8] tümcesi Sartre felsefesinin temel taşlarından birini oluşturur. Böylece çoğunlukça belirlenen bir genel oydaşma, bir kategorik buyruk Sartre hümanizmini belirlemiş olur.
Stirner’in buradalığı tiksinti değil, haz yönelimlidir. Parolası: Buradayım ve haz alıyorum. Tıpkı bir bitki gibi kendi iç dinamiğime göre nefes alıyorum.
Stirner kendini hedeflemez, kendini başlangıç noktası yapar. Ve toplumsala alternatif olarak “Egoistlerin Birlikteliği”ni sunar. Genel toplumsal düzene alternatif olarak bu birliktelikle gücünü büyüterek kendi ilgilerini yaşamak ister; “Egoistlerin Birlikteliği” bir kuram olmamakla birlikte, bir tür geçici, yani gerekli olduğu sürece yaşayan bir projedir. Amacı kendine hizmet etmektir, töresel ya da başka bir kuruma değil. Her birliktelik katılımcısı yalnızca kendi ilgisine yöneliktir, hiçbir görevi yoktur; ilgisi bittiği an onu o birliktelikte hiçbir şey tutamaz. Ve bu projenin içeriğini ancak katılımcıları belirler. “Egoistlerin Birlikteliği” bireylerin kendi güçlerini daha da keskinleştirebilecekleri bir güçtür. Toplulukta birey egoisttir, toplumda insansal. Topluluğa karşı borcu yoktur, topluma her şeyini borçludur, çünkü genel bir yasaya karşı sorumludur.
“Egoistlerin Birlikteliği”ni bir partiye benzetebiliriz. Her katılımcı kendi ilgisi doğrultusunda oradadır. Bir partide ise her katılımcı çeşitli görevlerle yükümlüdür. İlkinde birey gönüllüdür, ikincisinde zorunludur. Birinde yaşamdan zevk alır, diğerinde değer yargılarla, ödevlerle, ideallerle çevrilidir, ilkinde yaşam enerjisini tüketir, ikincisinde tüketilir. Toplum bireylerin sırtından yaşar. Sartre’ın toplumunda Stirner bir Kendi-olarak barınamaz.
Topluluk bir araçtır, toplumsa bir amaç. Toplulukta birey bir Kendi-olandır, toplumda yalnızca bir üyedir. Ve sadece üyelik haklarından yararlanır. Aynı zamanda üyelik ödevleriyle yükümlüdür. Pedagoji, klasik adıyla terbiye, toplumun bileşenlerinden biridir. Toplum bireye sınırlar koyar, toplulukta bireyin çıkış noktası ve yargıcı kendisidir. Çıkarları doğrultusunda bir iletişim kurabilir ya da iletişimi bozabilir. Kimseden bir şey talep etmez, kimseye karşı yükümlülük taşımaz.
“Bulantı”da her şey rastlantısal ve absürttü, şimdiyse sosyalizm gibi bir sistem Sartre’da bir anlam kazanıyor. Toplum Sartre’ı mutlu kılar, Stirner’i tiksindirir.
4) Buradalık ve Haz
“İşte o zaman bulantı beni yakaladı; banketin üzerine yığıldım.[…] Kusmak geliyordu içimden.”
-Sartre-
Stirner’in buradalığı tiksinti değil, haz yönelimlidir. Parolası: Buradayım ve haz alıyorum. Tıpkı bir bitki gibi kendi iç dinamiğime göre nefes alıyorum. Stirner’in varoluşu varoluşçuluk değildir, çeşitli giysilerle sahneye çıksa da, hiçbir giysi kutsanmadan yerini bir sonrakine bırakır.
“Varoluşçuluk bir Hümanizm mi dir?” adlı eserinde Sartre, Dostojevski’nin “Tanrı yoksa, her şey mübahtır” tümcesini örnekleyerek, ateist varoluşçuların insanı şu an bir “taslak” olarak algıladıklarını ve yukarıda saydığım bileşenlerle bu “taslağı” Tanrı’dan ve dinsel öğretilerden bağımsız olarak şekillendirdiklerini ileri sürer. Çünkü Tanrı’nın olmayışı bir ateist için hiçbir şeyi mübah kılmaz. Buraya kadar sorun yok.
Sartre’ın ateizmi Feuerbach’ın İnsan kavramını anımsatır. Feuerbach’ın ateizmi, Hıristiyanlık öğretisine göre Herşeyin ölçütü olan Tanrı’nın yerine İnsan’ı temel alır.
Sartre’ın “taslak” kavramı ve ateizmi konumuz gereği önemlidir. “Taslak insan”, kendini daima yenileyendir; bu bir bakıma Stirner’in Biricik’iğle örtüşür, çünkü Biricik de kendini daima yeniler. Ve bu yenileme Biricik’in gündelik şekilleridir. Biricik kendini amaçlamaz, kendini tüketir, her an neyse odur. Ancak Biricik bir taslak değildir, Biricik doğası gereği zaten bir bütündür, gündelik şekillenmeleri onun gelişimindeki geçici adlarıdır. Ve bu adlar onun ilgisine göre değişir, sabit değildir. Çünkü her sabit düşünce ve edim bir fixe Idee’dir. Stirner’in bir sosyalist olma çabası yoktur, vicdanlı bir insan olma eğilimi olmadığı gibi.
Sartre’ın ateizmi Feuerbach’ın İnsan kavramını anımsatır. Feuerbach’ın ateizmi, Hıristiyanlık öğretisine göre Herşeyin ölçütü olan Tanrı’nın yerine İnsan’ı temel alır. İnsan’dır artık Herşeyin ölçütü. Feuerbach, Tanrı’yı yok sayarken, onun yerine İnsanı getirir, bununla İnsanı yüceleştirir. Bu nedenle Stirner Feuerbach ve döneminin öteki ateist filozoflarına hitaben “ateistlerimiz dindar insanlardır. […] En azgın ateist, en inançlı Hristiyan’dan daha az dindar değildir”[9] der. Sonuç olarak sadece adlar değişti: Tanrı’nın yerini İnsan aldı. Sartre’ın ateizmi de aynı eleştiriye layıktır. Nedir Sartre’ın ateizmi? Var olan bütün Hıristiyan değerleri devralmak. Vicdan, pedagoji, sevgi, aile, toplumsal sorumluluk kısacası sosyolojik tüm değerler devam ettirilir. Değişen nedir? Gökten indirilen Tanrı’ya vicdanda yer verilir, tam olarak: Tanrı’nın bizzat kendisine dönüşür vicdan. Ateist vicdan: Hümanizm. Sartre ile birlikte tüm varoluşçular bu toplumsal bileşenler üzerine kuramlarını yapılandırırlar. Dolayısıyla Stirner’in ateizm eleştirisi güncelliğini en yüksek düzeyde korumaktadır.
“Varoluş, özden önce gelir tümcesi” bu aşamadan sonra tersini dile getiriyor. Ateistin vardığı yer yalın varoluş değil, öz’leşen nominadır: Sosyalizm vb. Yalın varoluş varoluşçuluğa dönüşürken beraberinde yeni tanrılar doğuruyor. Bu durumda haz Kendi-olanın kendi hazzı değil, bir nominanın hazzıdır.
Kitabının “İlişkilerim” bölümünde dünyayla ilişkisini şöyle ifade eder Stirner: “Benim dünyayla ilişkim onun tadını çıkarmak ve onu böylelikle kendi öz-hazzım için kullanmaktır. İlişki, dünya-hazzıdır ve benim – öz-hazzıma aittir.” Ve bu haz Ben ile Öteki arasında bir tahakküm ilişkisine neden olmaz: “Ne Sen benden yüce varlıksın ne de Ben senden.”[10]
Elbette Stirner tiksinme duygusunu tattı, elbette varoluşsallık ve toplumsallık karşısında Roquentin gibi aynı ikilemleri yaşadı, ancak “Biricik ve Mülkiyeti” tüm bu ikilemleri aşan ve hazzını yeniden keşfeden bir Biricik’in dünyasıdır.
Bir yetkinlik olarak us “Bulantı”da parçalanır. Roquentin, kendi seçimi olan izolasyonda acının uç noktasında yaşar. Üstbenden neredeyse tamamen kurtulacakken tiksintinin dalgalarına kapılır. Tiksinti ona kendini bulma yollarını gösterir, aynı zamanda ama onu izolasyona iter. Protagonist sarsıntı yaşar, Meselesini Hiç’e bırakmak üzereyken. Neticede, içselleştirilen üstbenini dışlarken, kendi Ben’ini de dışlar. “Tiksinti” (bulantı) budur.
Sartre daha sonraki eserlerinde Roquentin’ı “Bulantı”nın kasvetinden kurtarır. Ne var ki Kendi-olan bir Biricik olarak yeniden yaratabileceğine, nominalarla taçlandırır onu. Sonuç: Roquentin nominaların mekânı olan üstbenini geri alır. Ancak onun yerine Ben’ini sonsuza dek kaybeder. Sartre’ın yalınlığı, otantik düşüncesi hayaletlere karışır ve Stirner gülümser.
[1] Jean-Paul Sartre: Drei Essays, Ullstein, 1989, s. 32. (Metin boyunca ad verilmediği sürece çeviriler bana aittir.)
[2] Max Stirner: Biricik ve Mülkiyeti, Norgunk, s. 309 ve 320.
[3] Stirner, a.g.e, s. 195-196.
[4] Sartre, a.g.e, s. 16.
[5] Sartre, a.g.e, s. 32.
[6] Fritz Mauthner: Der Atheismus und seine Geschichte im Abendlande. Viertes Buch. Georg Olms Hildesheim, 1963. s. 210.
[7] Stirner, a.g.e, s. 149.
[8] Immanuel Kant: Der Denker und Erzieher, Deutsche Buchgemeinschaft, Berlin 1961, s. 346.
[9] Stirner, a.g.e, s. 167, 40
[10] Stirner, a.g.e, s. 41.
http://projektmaxstirner.de/maxpaul.html?fbclid=IwAR3alLjnHhYDNQeOApj6hZzSYl4Xbcxl1SQDkpdDLnW-TBr13GgKZuykjQg
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]


2020.05.22 14:20 ithinksoco İyi Ürün Fotoğrafları İşinizi Nasıl Büyütür?

İyi Ürün Fotoğrafları İşinizi Nasıl Büyütür?
İnsanlar bir şey satın almak, genellikle pratik olmaktan ziyade duygusal bir karardır. Web sitenizde ve sosyal medyada size, markanıza, ürün ve hizmetlerinize en iyi şekilde ışık tutan güzel fotoğraflar, insanlar içinde duygusal bir tepki ortaya çıkarır ve satın alma kararlarını etkiler.
Son on yılda çevrimiçi alışveriş insanlara mağaza içi deneyimi yaşatabilecek gelişmeler kaydetti. İşletmeler daha fazla çevrimiçi satış yapabilmek için ürünlerinin insanların gözüne hoş görünmesi gerektiğini fark etti ve buna yönelik adımlar attı. Bugün, ürün fotoğrafçılığının kalitesi, e-ticaret için en temel ölçüt haline geldi. Özellikle 360 derece video ve fotoğraf gibi zengin medya içerikleri, müşterilerin mağazalarda görüp inceleyebildikleri ayrıntıları, web sitesindeki ürünlerde de deneyimlemelerini sağladı.
İnsanların ürünü daha ayrıntılı görebilme ve inceleyebilme isteğinin, ürün fotoğraflarını e-ticaret sektörü için son derece önemli hale getirdiğini görebiliyoruz. Hangimiz yukarıdaki gibi bir manzarayla karşılaştığında alışveriş yapmayı düşündüğü siteye güven duymakta zorlanmaz ki? Düşük kaliteli fotoğraflar veya standardın altında içerikler, çevrimiçi rekabeti kaybetmenize neden olabilir. Ürünle alakasız ve yetersiz fotoğraflar müşterilerinizi sizlerden uzaklaştırabilir, bu da daha düşük dönüşüm oranları ve daha az satış anlamına gelir. Aşağıdaki ürün fotoğraflarına baktığımızda pek de çekici durmuyorlar, öyle değil mi?

https://preview.redd.it/w0ihd79o6b051.jpg?width=888&format=pjpg&auto=webp&s=7fcc42b9e323d28d5ef43d1070d3b2b7fdfac773
Ürün fotoğrafları için müşteri beklentileri artıyor. Günümüzde alışveriş yapan kullanıcılar, satın almadan önce alacakları ürünün çeşitli açılardan fotoğraflarını görmek istiyorlar. Bir anket, müşterilerin bir web sitesindeki her ürünün beş ila sekiz görüntüsü olmasını beklediğini gösteriyor. Sadece bu da değil, kullanıcılar için görsel bilgi eksikliği de hayal kırıcı oluyor. Aynı anket, tüketicilerin %70'inin bir e-ticaret sitesinde bir sayfayı terk etme nedenlerinden biri olarak olarak ürün bilgilerinin eksikliğini gösterdiğini söylüyor.
Profesyonel ürün fotoğrafçılığı, müşterilerin beklediği görüntü hacmini verimli bir şekilde üretmenize olanak tanır.

Ürün Fotoğrafları Güven Oluşturur

Sattığınız kıyafetlerin, makinelerin, eşyaların veya herhangi bir ürünün fotoğraflarının göze kötü gelmesi, insanları sitenizden uzaklaştırmaktan başka pek bir işe yaramaz. İnsanlar, ürünün ayrıntılarını gösteremeyen ve incelemeye izin vermeyen düşük kaliteli görüntüleri görür görmez, bu e-ticaret sitesindeki ürünleri kontrol etmeyi bırakırlar. Örneğin bir kolonya almaya karar verdiğinizi düşünelim, hangi fotoğrafa sahip olan site size daha güvenilir geliyor? Muhtemelen ürününüzü sağdaki fotoğrafa sahip olan işletmeden almayı tercih edeceksiniz.

https://preview.redd.it/ncgarymr6b051.jpg?width=996&format=pjpg&auto=webp&s=803dd959a7a8928013e71e3caec01995ed3aac9a
Düşük kaliteli görüntüler markanızın güvenilirliğini azaltır, çünkü ürün fotoğrafları herhangi bir çevrimiçi işletme için gerekli içeriklerdir. Bunlar sayesinde ziyaretçiler markanızın potansiyel müşterileri ve takipçileri olacaktır. İnsanlar düşük kaliteli fotoğraflara pek sıcak bakmıyor ve hızla başka bir siteye geçiyor, bu da işiniz üzerinde olumsuz bir etki anlamına geliyor.
İnsanlar ne aldıklarını görmek ister. Ürün fotoğrafçılığı da, müşterilerinize neler aldıklarını göstermek ve müşterilerin dikkatini artırmak için harika bir araçtır. İyi bir fotoğraf, ürünlerinizin potansiyel müşterilerinizi ikna etmesine ve e-ticaret satışlarınızı artırmasına yardımcı olacaktır.

Ürün Fotoğrafları Marka Kimliğini Geliştirir

İlk izlenim önemlidir. Tüm iş ve pazarlama alanlarınızda tutarlı bir görsel kimlikle profesyonel görünür ve güvenilir, tanınabilir bir marka oluşturursunuz. E-ticaret yapıyorsanız web sitenizdeki ürün fotoğrafları arasındaki tutarlılık önemli bir faktördür. Tutarlılık, güven ve ürünlerin kalitesi konusunda müşteriyi rahatlatır. Ürünlerinizin satılması ve e-ticaret alanında başarı sağlayabilmek sağlam bir temel ister. Ürün fotoğraflarınız profesyonel ve tutarlı görünüyor mu? Markalaşma ve işletme imajı gibi alanlarda, şirketinizin işlerini görünür ve profesyonel bir hale getirir.
Marka kimliği ne kadar güçlü olursa, çevrimiçi satışlarınız o kadar güçlü olur ve satışlarınızı arttırabilirsiniz.

Ürün Fotoğrafları İadeyi Engeller ve Tekrar Alışverişi Sağlar

Bir e-ticaret siteniz var ve burada birçok ürün satıyorsunuz diyelim. Ürünlerinizi müşterilerinize ulaştırmak için bir kargo şirketiyle bile anlaştınız. Fakat sitenizdeki ürünlerin fotoğrafları ya yok, ya da çok düşük kalitede. Sizden alışveriş yapan birkaç müşteri de, aldıkları ürünleri “fotoğraftaki gibi görünmediği” için iade etmek istiyor. Böyle bir durumda iade sürecinin nasıl işlediğini bilirsiniz. Genelde kargo ücretini siz ödersiniz, bir haftada birkaç iade aldığınızı da varsayarsak maalesef zarara girersiniz. Ayrıca ürününü iade etmiş kullanıcının sizden bir daha alışveriş yapmaya pek istekli olmayacağını da belirtelim. Müşterileriniz aynı sorunla karşılaşmamak için büyük ihtimalle başka markalara yönelecektir.

Ürün Fotoğrafları Sadakati Arttırır

Ürünlerin bilgilerinin yetersiz kaldığı yerlerde ürün fotoğrafları müşterilerin imdadına koşuyor. Fotoğrafların, ürüne dinamik bir görünüm ve stil eklemenin yanı sıra ürün ayrıntılarını da vurgulaması gerekiyor. İstediği her şeyi görebilen bir müşterinin satın alma işlemini gerçekleştirdikten sonra gelecekte sitenize bağlı kalma olasılığı daha yüksek olabilir.
Özetlersek, iyi bir fotoğraf çekimi , hem ürünlerinizin müşterilerin beklentilerini karşılayarak onları cezbetmesine olanak tanır, hem de sizin marka güvenilirliğinizi ve müşterilerinize verdiğiniz önemi gösterir. Ürünün yetersiz açıklamasının ya da ürünü yansıtmayan fotoğrafların size ve müşterinize getireceği zararı da minimuma indirir. Bir e-ticaret sitesindeki ürün fotoğrafları ne kadar kaliteliyse, müşterilerin gözünde marka kalitesi de o denli olacaktır. Markanızın profesyonelliğini ve güvenilirliğini hedef kitlenize ulaştırmak için ürün fotoğraflarınızın kalitesinden mutlaka emin olun. Bu sayede markanıza gelen etkileşimin arttığını ve satışlarınızın da bu doğrultuda büyüdüğünü göreceksiniz.
Bir sonraki yazıda görüşmek üzere!
Diğer yazılarımız için https://www.ithinkso.co/blog adresini ziyaret edebilirsiniz.
submitted by ithinksoco to u/ithinksoco [link] [comments]


2020.05.20 23:42 Ferdinand_010203 Iron Sky adlı bok parçası

miss gibi fikri alıp bi çöplüğe çevirmişler resmen. senaryoya göre 1945 yılında naziler aya kaçıp kolonileşiyolar. ama bu kodumun filminde sırf nazilere geçirebilmek için 1945 yılında aya kaçıp kolonileşebilen adamlar ilk çağ insanları gibi gösteriliyor, adamların teknolojiden haberi yok tarih öncesinden kalma bilgisayar falan kullanıyolar. bi de führer olucam diye geçinen bi adam var orospu çocu dünyaya göreve geliyo görevde telefon alıp aya götürmek amk orospu çocu bi anda abd başkanın seçimi kazanması için çalışmaya başlıo hatırlatıyım bu adam yönetimi alıp führer olucak kişi. bi de bunun sevgilisi var amk nazizm den haberi yok galiba bi kaç tane aptal oç nazi yim diye geçinen bi grupla karşılaşıyo dövüşüyo fln geliyo sevgilisine seni pis nazi diyo. AMK MİS GİBİ FİKRİ ALIP ÇÖP ETMİŞ OROSPU ÇOCUKLARI BU NASI FİLM LAN 1 SAATİMİ ÇALDILAR SONUNA KADAR İZLEYEMEDİM BİLE YAPACAĞINIZ FİLMİN İÇİNE SOKAYIM
submitted by Ferdinand_010203 to KGBTR [link] [comments]


2020.05.20 13:03 VirreyDeColombia Şeriat rejimlerinin sefalete mahkum olmasının asıl sebebi

Bu konu hakkında çok şey söylenir ,kadınların topluma katılamaması , dünyayla bağ kuramama , gerçekten şeriat uygulanırsa bankacılıktan mahrum kalma (faiz haram ya) ama asıl sebebi zeki , eğitimli insanları kaybetmektir. Gerçek ülke yönetimi eu4 ya da hoi4 gibi değildir çünkü ülkeler makinelerden değil insanlardan oluşur ve bu insanlar birbirinin aynısı değildir. Ve şeriat kafası çalışan insanlara hayatı cehennem eden bir sistemdir. Akıllı , mantıklı insanlar (illa dinsiz olması lazım değil) şeriat rejimlerine sadakat göstermezler ve ilk fırsatta düzgün bir ülkeye yerleşmeye çalışırlar.
Bunun sonucu olarak bu rejimin önemli pozisyonları (orduda subaylıktan tut da devlet memurlukları ve eğitime kadar) ortalama zekalı ve gerizekalı (hakaret değil) insanlara kalır. Suudi arabistanın sahip olduğu aşırı pahalı askeri ekipmana rağmen yemene çakılmasının sebebi budur. Daha bando kuracak kadar bile kalifiye adamları yok ki İran ordusunun ve yönetiminin de beceriksizlik abidesi olmasının sebebi budur Kendi gemilerini vurmaktan süleymaninin cenazesinde birbirlerini ezerek amerikaya iş çıkartmamaya kadar giden pek çok rezillik vukuatları vardır. Çünkü bu işleri organize edecek kadar zekası olan insanların genelde islamın yalan olduğunu , ya da en azından rejimlerinin boktanlığını anlayacak zekası da oluyor
submitted by VirreyDeColombia to ToplumsalTartishma [link] [comments]


2020.05.20 09:35 Aserd321 Jah'ın hikayesi

BUNU OKUYACAK 3 KİŞİYE
Jaharia'nın sarp dağlarının eteklerindeki kulübesinde Jah adında bir oduncu yaşardı.Jah gür saçı ve sakallları ile uzaklardaki soğuk adamlara benzemekteydi.Jah'ın bir özelliği vardı.Çocukken başına musallat olmuş bu özelliği köyden ayrılmasına sebep olmuştu.Babası köyün hekimiydi ve Jah babasının yanında küçükken ondan tıp dersleri almış ve okumaya erkenden merak salmıştı.Ama yaşadığı ortam buna müsait değildi.Köyde bilgili insanlar sevilmezdi.Çünkü köy ağaları bu durumdan hep korkmuştu ve kuruluşundan beri böyle şeyler köyde yasaklıydı.
Sadece tek bir konuda uzmanlaşabilirdi köy halkı.İkinci bir konuda uzmanlaşanlar ise sürgün edilir ve köye girişi sonsuza dek yasaklanırdı.
Ama Jah büyüdükçe bu tutkusunun içinde büyüdüğünü hisetti.Buna engel olamıyor,bazen kilerde mum ışığında eski zamanlardan kalma kitapları okuyordu.
Büyüdükçe daha bir sözü geçer oldu.Halk tarafından korkulup,ağalar tarafından köyden atılması için onun hakkında planlar kurulmasına kadar gitti bu olaylar.
Köyden çok uzak olmayan bir yerde,karanlık bir mağarada bir canavar yaşamaktaymış.Bu canavar bazen uluyup bazen guruldayarak köyden yemek istermiş.Ağalar'da aslında bu şekilde ayakta kalıyormuş.Köylülere onları canavardan koruduğunu söyleyip canavar ile iş birliği içindelermiş.
Jah çocukluktan beri köyün sınırlarında dolanmayı severdi.Bu yüzden bir süre sonra avcı olmaya karar verdi.Bu durum herkesin işine gelmişti,çünkü Jah köyde yokken arkasından daha kolay planlar kuruyorlardı.
Yine birgün avdayken derinlerden mendebur bir ses duydu Jah.
Bu hiçbir hayvandan gelmeyecek bir sesti.
Jah hemen dikkat kesildi ve sesi dinlemeye başladı.Çocukken onu baykuşlar kutsamıştı.Yada köy halkı Jah'ın bu kitap okuma yetisine ve keskin kulaklarına bir anlam bulamayıp böyle uydurmuşlardı.
Sesler bir mağaranın içinden geliyordu.Jah tam içeri girecekken mendebur ses tekrar uludu
"AYYYYYYYY."
Jah sesin neden ay dediğini anlamamıştı.Ay güneşin yardımcısıydı ve geceleri insanları canavarlardan korurdu.Yada insanların ondan beklediği buydu.
Jah dedesinden kalma baltasını çıkardı.Bu canavar köyün huzuruna tehditti ve onu ne kadar sevmeselerde köylülere bunu yapmaya borçlu hissediyordu.
Meşalesini yakıp içeri temkinli adımlarla girdi Jah.Canavar onun köy ağası olmadığını anlamıştı.
"Ağa nereye gitti?Sen kimsin?" dedi Jah'a.Jah ise "Ben Twitchul oğlu Jahulin'im.Asıl sen kimsin?Ağayla ne istersin?" dedi.
Yaratık daha önce hiç duymadığı bir şey duymuş gibi yerinden kalkmaya çalıştı ama başaramdı.Burada çok uzun süredir durmaktaydı.Bu duyduklarının hayal olduğunu kabul ettirmeye çalıştı kendine ve birdaha sordu.
"Beni duymadın değil mi?"
Jah ise herşeyi gayet net bir şekilde duyuyordu.
"Bana adını söyle dedim yabancı." dedi.
Yaratık terlemeye başladı.Eski formunda değildi ve şuan savaşamazdı.
"Ben NYGMALİO." dedi yaratık.
Jah bu adı kitapta okumuştu."Nygmailolar..." dedi."Tarih boyunca insanları öldürmeyip kendine kul yapan ve onların gelişmesine izin vermeyen yaratıklar.Yalanlarına kanmamam lazım"
Nygmalio başka seçeneği kalmadığını düşünerek onu sözleriyle zehirlemeyi düşündü.
"Ayın üstünde ne yazıyor biliyormusun Jah?" diye sordu.
Jah cevabı iyi biliyordu.
"Xes yazmadığı kesin Nygmalio." dedi
Nygmalio daha bu cevabın verdiği etkiyi yenememişti ki göğsünde bişey hisetti.Aşağıya kilosundan dolayı bir türlü göremiyordu ve göremeden de öldü.
Jah ona baltasıyla kritik bir darbe vurmuştu.
Nygmalio'nun kanı ve yağları ortalığa dağılırken Jah artık köye dönemeyeceğini biliyordu.Artık hiçbirşey eskisi gibi olamazdı.Çünkü o artık bir canavar avcısıydı
BURAYA KADAR OKUDUĞUNUZ İÇİN TEŞEKKÜRLER.NE KADAR PARA O KADAR ÇİKİLAT.TALEBE GÖRE SERİ DEVAM EDER.
LORDUMUZA BURADAN SELAMLAR
submitted by Aserd321 to Jaharia [link] [comments]


2020.03.26 20:11 karanotlar Salgın Durumu Üzerine

Alain Badiou
Çeviri: Büşra Özcan ve Dicle Kızılkan
Başından beri, viral bir pandemi ile karakterize edilen güncel durumun hiç de öyle özellikle olağanüstü olmadığını düşündüm. AIDS’in (viral) pandemisinden kuş gribine kadar; Ebola virüsü, SARS1 virüsü, birkaç başka gribi de unutmadan –antibiyotiğin iyileştirmediği verem çeşitlerine, kızamığın geri dönüşüne değinmiyorum bile– dünya pazarının, tıbben yetersiz bölgelerin varlığı ve gerekli aşılar konusundaki küresel disiplinin eksikliği ile birleşerek kaçınılmaz olarak ciddi ve yıkıcı salgınlar ürettiğini biliyoruz (AIDS özelinde, birkaç milyon ölüm). Mevcut pandemi halinin, oldukça konforlu ‘Batı Dünyası’ndaki büyük etkisini saymazsak –ki bu bile başlı başına yeni bir önemi olmayan, bunun yerine sosyal medyada şüpheli ağıtları ve iğrenç ahmaklıkları ortaya çıkaran bir gerçek– bariz koruyucu önlemlerin ve yeni hedeflerin yokluğunda virüsün ortadan kalkması için geçecek sürenin ötesinde, neden bu kadar üst perdeden konuşmanın gerekli olduğunu anlamadım.
Dahası, devam eden salgının gerçek adı hatırlatmalı ki, gökkubbenin altında yeni bir şey yok. Bu gerçek isim SARS 2, yani ‘Ağır Akut Solunum Sendromu 2’, tanımın (2003 baharında dünyaya yayılan SARS 1 epidemiğinden sonra) ikinci defa kullanıldığını gösteriyor. O zamanlar ’21. yüzyılın ilk bilinmeyen hastalığı’ olarak adlandırılmıştı. O halde mevcut salgının hiçbir şekilde, radikal ölçüde yeni veya eşi benzeri görülmemiş bir şey olmadığı açıktır. Bu yüzyılda türünün ikinci örneğidir ve ilkinin varisi olabilir. Öyle ki bugün yetkililere tahmin konusunda yöneltilebilecek tek manalı eleştiri, SARS 1 deneyiminden sonra SARS 2 ile mücadele etmeyi mümkün kılacak hakiki araçları sağlayabilecek araştırmaların fonlanmamış olmasıdır.
Bu yüzden diğer herkes gibi kendimi evimde tecrit etmeye çalışmaktan başka yapacak bir şey veya diğer herkesi aynısını yapmaya teşvik etmeyi amaçlayan laflardan başka söylenecek bir söz olduğunu düşünmedim. Bu noktada katı bir disipline bağlı kalmak, en çok maruz kalanlara destek olmak ve temel koruma sağlamak açısından gereklidir. En çok maruz kalanlar, enfekte olanlar dahil diğerlerinin disiplinine güvenebilmeleri gereken, ön cephede yer alan sağlık personeli; bakım evlerinde bulunan yaşlılar gibi en zayıf olanlar ve hastalığın kendisine bulaşma riski yüksek olan, her gün işe gidenlerdir. ‘Evde kal’ emrine itaat edebileceklerin disiplini, evi olmayanlara veya ev demeye bin şahit isteyecek yerlerde yaşayanlara güvenli bir barınak bulmayı ve önermeyi de kapsamalıdır. Bu durumda otellere el konulması tasavvur edilebilir.
Bu görevlerin giderek daha acil olduğu doğrudur ancak en azından ilk tahlilde, büyük bir analitik çabayı veya yeni bir düşünme biçiminin oluşturulmasını gerektirmiyor.
Ama yakın çevremde rastladıklarım da dahil olmak üzere, yarattıkları kafa karışıklığı ve içinde bulunduğumuz basit durumu anlamadaki mutlak yetersizlikleriyle beni öfkelendiren çok şey okuyor ve duyuyorum.
Bu buyurgan bildirgeler, patetik çağrılar ve ısrarlı suçlamalar değişik biçimler alsa da hepsi mevcut pandeminin inanılmaz basitliğini ve acayiplik yokluğunu hor görme konusunda bir. Kimileri, doğası gereği yaptığını yapmaya mecbur güçler karşısında gereksizce bir kölelik halinde. Ötekilerse gezegene ve onun esrarına yakarırlar, ki beyhudedir. Berikiler her şeyde talihsiz Macron’u suçlar ki garibim epidemi ya da savaş zamanlarında devletin başı olarak ne yapması gerekiyorsa onu yapmaktadır ve işini yapmakta diğerlerinden geri kalıyor da değildir. Bazıları, eşi görülmemiş bir devrimin (virüsün imhasıyla olan bağı hala anlaşılmaz olan) kurucu olayı hakkında kuru gürültü yaparlar - devrimcilerimiz yeni bir araç filan da sunmamıştır bu arada. Kimileri kendilerini kıyamet karamsarlığına batırır. Diğerleriyse çağdaş ideolojinin altın kuralı ‘önce ben’in bu defa kendilerine çıkar sağlamayışından, yardım etmeyişinden ve hatta belanın belirsizce sürmesinin suç ortağı oluşundan ötürü örselenmiş hissederler.
Görünen o ki salgının zorluğu her yerde Aklın esas işlevini ortadan kaldırıyor, özneleri Orta Çağ’da veba ortalığı süpürürken gelenekselleşmiş acınası tesirlere dönmeye zorluyor (mistisizm, uydurma, dua, kehanet ve lanet).
Sonuç olarak, bir şekilde bazı basit fikirleri bir araya getirme mecburiyeti hissediyorum. Onlara memnuniyetle Kartezyen derdim.
O halde, başka yerlerde pek bayağıca tanımlanmış ve bu yüzden de pek bayağıca ele alınmış sorunu tanımlayarak başlayalım.
Bir salgın, doğal ve toplumsal belirlenimler arasında her zaman bir bağlantı noktası olması gerçeği nedeniyle karmaşıktır. Kapsamlı analizi çaprazlamadır; kişi iki belirlemenin kesiştiği noktaları kavramalı ve sonuçları buna göre çıkarmalıdır.
Örneğin, güncel salgının ilk dayanağı yüksek ihtimalle Wuhan bölgesinin pazarlarında bulunabilir. Çin pazarları tehlikeli kirlilikleriyle, üst üste yığılmış her türlü canlı hayvanın açık hava satışının engellenemeyişiyle bilinirler. Dolayısıyla belirli bir anda yarasalardan gelen virüs, vasat hijyen koşullarında ve kalabalık ortamda, bir hayvan formunda kendine yer bulmuştur.
Virüsün bir türden diğerine olan yörüngesi böylece insan türüne doğru seyreder. Tam olarak nasıl? Henüz bilmiyoruz ve yalnızca bilimsel çalışmalardan öğrenebileceğiz. Hazır değinmişken, kendilerine bakılırsa her şeyin kökeninde Çinlilerin yarı canlı yarasa yemesi yatan, internette dolanan tipik ırkçı anlatılara ve sahte görsellere sövelim...
Sonunda insana ulaşan hayvan türleri arasındaki bu yerel geçiş tüm meselenin başlangıç noktasıdır. Bundan sonrası artık yalnızca çağdaş dünyanın temel bir verisinin işlenmesidir: Çin’in devlet kapitalizminin emperyal rütbeye yükselişi, diğer bir deyişle yoğun ve evrensel bir şekilde dünya pazarında bulunma durumu. İşte karantina başlayana dek çoktan sayısız yayılım ağının oluşmuş olmasının sebebi budur. Çin hükümeti çıkış noktasını, yani 40 milyon nüfuslu bir eyaleti son derece başarılı bir şekilde tecrit etmişti; fakat bu hamle epideminin yerküreye yayılmak üzere yola çıkışını, uçaklarla ve gemilerle taşınmasını durdurmak için fazla geç kaldı.
Salgını açıklığa kavuşturucu, benim çifte eklem dediğim şu detayı bir düşünün: bugün SARS 2 Wuhan’da zapt edildi ancak birçoğu yurtdışından gelen Çin vatandaşları sebebiyle Şanghay’da bir sürü vaka var. Dolayısıyla Çin’de ilki arkaik sonraki modern olmak üzere; kötü koşullara sahip eski usul pazarlardaki doğa-toplum kesişimi ile kapitalist dünya pazarının hızlı ve aralıksız hareketliliğine dayanan küresel dağılım arasındaki bağı gözlemleyebiliyoruz.
Sonrasında devletlerin yerel olarak bu dağılımı bastırmaya çalıştığı aşamaya giriyoruz. Salgın çaprazlama/evrensel ilerlerken hükmün yerel kaldığını da belirtelim. Bazı ulus-ötesi otoritelere rağmen, ön cephede olanların yerel burjuva devletler olduğu açıktır.
Burada çağdaş dünyanın büyük bir çelişkisine değiniyoruz. İmal edilen malların seri üretim süreci de dahil olmak üzere ekonomi, dünya pazarının himayesi altına girmektedir; basit bir cep telefonu montajının bile en az yedi farklı devlette, maden sektörü de dahil olmak üzere işgücü ve kaynakları harekete geçirdiğini biliyoruz. Ne var ki siyasi güçler esasen ulusal ölçekte kalmaktadır. Avrupa, ABD gibi eski emperyalizmler ile Çin, Japonya gibi yeni emperyalizmler arasındaki rekabet, kapitalist bir dünya devletiyle sonuçlanacak herhangi bir süreci dışlamaktadır. Salgın aynı zamanda ekonomi ve politika arasındaki ayrımın çirkince kendini teşhir ettiği bir andır. Avrupa devletleri bile virüs karşısında politikalarını zamanında ayarlamayı başaramıyorlar.
Bu çelişkinin gölgesinde, ulus devletler riskin doğası onları yetkilerinin eylem ve biçiminde değişiklik yapmaya zorlasa da Sermaye’nin işleyişine mümkün olduğunca riayet ederek salgınla baş etmeye çalışıyor.
Ülkeler arasındaki bir savaş durumunda devletlerin, yerli sermayeyi kurtarmak için, beklenileceği gibi yalnızca halk kitlelerine değil burjuvaziye de hatırı sayılır sınırlamalar getirmek zorunda olduğunu çok uzun zamandır biliyoruz. Kimi endüstriler doğrudan hiçbir paraya çevrilebilir artı değer yaratmayan askeri teçhizatın ölçüsüz üretimi adına neredeyse tümüyle millileştirilmiştir. Çoğu burjuva memur olarak silah altına alınmış ve ölümle karşı karşıya getirilmiştir. Bilim insanları yeni silahlar üretmek için gece gündüz çalışmış, pek çok entelektüel ve sanatçı ulusal propaganda ihtiyacını karşılamaya zorlanmıştır, vb.
Bir salgınla karşı karşıya kalındığında bu türden bir devletçi refleks kaçınılmazdır. Bu nedenle, Macron ve başbakan Edouard Philippe’in ‘refah’ devletinin dönüşüne ilişkin açıklamaları (işsizleri desteklemek için harcama yapmak, dükkanları kapanan serbest çalışanlara yardım etmek, devlet hazinesinden 100 ya da 200 milyar talep etmek ve hatta ‘millileştirme’ ilanları) şaşırtıcı ya da paradoksal değildir. Buradan çıkan sonuç Macron’un kullandığı metaforun –Koronavirüse karşı savaştayız– doğru olduğudur: Savaşta ya da salgında, devlet stratejik bir felaketten kaçınmak için kimi zaman sınıf doğasının olağan seyrini ihlal etmek, daha otoriter ve umumu hedefleyen uygulamaları üstlenmek zorunda kalır.
Bu tutum, mevcut toplumsal düzenin içinde kalarak ve mümkün olan en yüksek kesinlikle, salgını zapt etme amacının –Macron’un metaforunu yeniden ödünç alırsak, savaşı kazanmanın– bütünüyle mantıksal sonucudur. Şakası olmayan, doğa (dolayısıyla bilim insanlarının bu konudaki rakipsiz rolünü) ve toplumsal düzeni (dolayısıyla devletin, ki başka türlüsü olamazdı, otoriter müdahalesini) kesiştiren ölümcül bir sürecin yayınımının dayattığı bir zorunluluktur.
Bu çabanın ortasında büyük bir boşluğun belirmesi kaçınılmazdır. Koruyucu maske yokluğunu ve hastane izolasyonu konusundaki hazırlıksızlığı göz önünde bulundurun. Ama kim bu tür bir durumu ‘tahmin etmekle’ böbürlenebilir ki? Belirli açılardan devletin mevcut durumu engellemediği doğru. On yıllar içinde ulusal sağlık sistemini, kamu yararına hizmet eden tüm devlet sektörleriyle birlikte zayıflatarak devlet, yıkıcı bir salgına benzer hiçbir şey ülkemizi etkileyemezmiş gibi davrandı. Bu açıdan devlet, yalnızca Macron şahsında değil, geçtiğimiz 30 yılda göreve gelenlerin tümü şahsında, mutlak suçludur.
Ancak şu belirtilmelidir ki, belki birkaç yalıtık bilim insanı haricinde, hiç kimse Fransa’da bu tür bir salgının yaşanabileceğini öngörmemiş, bunu hayal dahi etmemiştir. Pek çok kimse büyük ihtimalle bu tür bir şeyin izbe Afrika ya da totaliter Çin’e müstahak olduğunu düşünmüştür, demokratik Avrupa’ya değil. Nutuk atma ve son zamanlarda kendilerine seçtikleri gülünç hedef Macron hakkında yaygara koparmaya devam etme hakkının tadını çıkaran solcular –ya da Sarı Yelekliler ve hatta sendikacılar– da bunu kesinlikle öngöremediler. Tam tersine, salgın Çin’den gelmekteyken, çok yakın zamana kadar, onların –kim olursa olsun– bugün olan bitene ilişkin iktidarın aldığı önlemlerdeki gecikmeleri yüksek sesle mahkûm etme ehliyetlerini elinden alması gereken kontrol dışı toplantılar ve gürültülü gösteriler gerçekleştirdiler. Doğrusunu söylemek gerekirse Macron devletinden önce bu tedbirleri hiçbir siyasal güç almamıştır.
Devlet bakımından durum, burjuva devletin açıklıkla, kamusal olarak, burjuvaziden daha geniş kesimlerin menfaatine davranırken, stratejik olarak gelecekte bu devletin genel biçimini temsil ettiği sınıf çıkarlarının üstünlüğünü sürdüreceği mahiyettedir. Bir başka deyişle, konjonktür devleti, kendisi genel mahiyette olan bir düşmanın –savaş zamanlarında bu yabancı işgalci olabilir, mevcut durumda SARS 2 virüsüdür– içerideki varlığından ötürü durumu yetkili temsilcisi olduğu sınıfın çıkarlarını daha kamusal çıkarlarla kaynaştırmaya başvurarak kontrol etmeye zorlamaktadır.
Bu tür bir durum (dünya savaşı ya da dünyasal salgın) politik düzlemde ‘tarafsız’dır. Geçmişteki savaşlar yalnızca iki durumda, Rusya’da ve Çin’de – bunlar o dönemin imparatorlukları bakımından aykırı değerler olarak adlandırılabilir– devrimleri tetikledi. Rusya örneğinde bunun nedeni Çarlık rejiminin her anlamda ve çok uzun süredir, ve aynı zamanda bu uçsuz bucaksız ülkede gerçek bir kapitalizmin doğumuna potansiyel olarak adapte olan bir güç olarak, gerilemesiydi. Ve ona karşı, Bolşevikler suretinde, olağanüstü liderler tarafından iradeli bir biçimde yapılandırılmış, modern bir politik öncü mevcuttu. Çin örneğinde, devrimci iç savaş dünya savaşını öncelemişti ve Çin Komünist Partisi henüz 1940 senesinde denenmiş ve sınanmış bir halk ordusunun başında bulunuyordu. Buna karşın hiçbir Batılı güç muzaffer bir devrimi tetiklemedi. 1918’de yenilen Almanya’da bile Spartakist ayaklanma hızlıca ezildi.
Bundan alınacak ders açık: sürmekte olan salgın, salgın olarak, Fransa gibi bir ülkede kayda değer hiçbir siyasal sonuç doğurmayacaktır. Burjuvazimizin –yeni başlayan homurdanmaları ve yaygın olsa da eften püften sloganları göz önüne alınacak olursa– Macron’dan kurtulma vaktinin geldiğine inandığını varsaydığımızda bile bu hiçbir kayda değer değişiklik anlamına gelmeyecek. ‘Siyaseten doğru’ adaylar, köhne olduğu kadar tiksinti verici de olan ‘milliyetçiliğin’ küflenmiş bir biçiminin müdafileri olarak halihazırda kulislerde beklemekte.
Bu ülkenin politik koşullarında esaslı bir değişimi arzulayanlar olarak bu salgının doğurduğu aralıktan ve hatta –bütünüyle gerekli olan– izolasyondan politikanın yeni biçimleri, yeni politik alanlara ilişkin tasarılar ve komünizmin görkemli yaratımını ve –ilgi çekici olmakla birlikte son kertede yenilgiye uğramış– devletçi deneyimini takip edecek olan ulus-aşırı üçüncü aşaması üzerine çalışmak için faydalanmalıyız.
Ayrıca salgın gibi bir hadisenin kendi başına politik olarak yaratıcı bir yönde etkili olabileceğine inanan her bakış açısının sıkı bir eleştirisini gerçekleştirmek gerekiyor. Salgın hakkındaki bilimsel bilginin genel yayılımına ilaveten, politik bir talep yalnızca hastaneler ve halk sağlığı, okullar ve eşitlikçi eğitim, yaşlıların bakımı ve bu türden başkaca sorunlara ilişkin yeni ifade ve görüşlerle sürdürülebilir. Herhalde yalnızca bunlar mevcut durumun su yüzüne çıkardığı tehlikeli güçsüzlüğün bilançosu ile birlikte telaffuz edilebilir.
Sırası gelmişken açıkça ve cesaretle sözde ‘sosyal [olan] medya’nın, bir kez daha palavracıların akli felcinin, raydan çıkmış söylentilerin, nuh nebiden kalma ‘yenilikler’in keşfinin ve hatta faşizan gericiliğin yayılması için bir zemin olduğu açıkça ve cesurca gösterilmelidir.
İzolasyonumuz süresince bile ve hatta özellikle de bu süreçte, bilim tarafından kontrol edilebilir hakikatler ve yeni bir politikanın ayağı yere basan perspektifleri, yerelleşmiş deneyimleri ve stratejik amaçları haricindeki hiçbir şeye güvenmeyelim.
https://www.teorivepolitika.net/index.php/component/k2/item/696-salgin-durumu-uzerine
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]


2020.03.17 19:39 kolpaci KİN DOLUYUM!

Normalde sinirli sayılabilecek bir insanım ama hayat şartları beni böyle yapan. Muhabbetim iyidir, genelde sakin olmaya ve olgun düşünmeye çalışırım. Eskiden trafikte falan çok tartışır, kavga ederdim. Askerliğimi cezaevinde yapınca hayatım boyunca buraya düşmemek için hiçbir aptallık yapmamam gerekiyor diye düşünmüştüm. O gün bugündür hapishanelerden çok korkarım. O yüzden de uslu bir adamım. Hatta hapishane fobisi ben de o kadar fazlalaştı ki trafik polisi bile çevirdiği zaman vücudum zangır zangır titremeye başlıyor. Aslında tüm bunların yanında korkusuzum. Bir kavgaya girmek istesem, 3 kişi 5 kişi hiç farketmez alayını götünden sikerim. Çoğu zaman da karşıdakine tüm gücümü uygulamam. Çünkü sağlam bir adamım. Suratına okkalı oturttuğum bir adamın sakat kalma ya da ölme ihtimali çok yüksek. Ama dedim ya, hapishane fobim var o yüzden bunların hiçbirini yapmıyorum. Askere gitmeden önce yapıyordum.
Ama şu hayvanlara zarar veren insanları görünce birden gözüm kararıyor, çok kötü oluyorum. Sadizmden ve sadistlikten nefret etmem rağmen aklımdan geçen düşünceleri bir bilseniz bu kadar da olmaz dersiniz. Bir kelebek, kedi ya da köpek hiç farketmez. Kendinden güçsüzlere karşı durduk yere şiddet kullanan insanlara aşırı kin doluyum. Onları ağaca bağlayıp vücutlarına kalın kalın çiviler çakarak, ya da matkapla her yerlerini delik deşik ederek öldürebilirim. Hayvanlara zarar veren birilerini gördüğüm zaman ortalığın anasını sikesim geliyor. Bir gün birini sırf bu yüzden delik deşik edeceğim diye çok korkuyorum kendimden.
Bir gün 15 yaşlarında bir çocuğun bir kediye torpil attığını gördüm. Balkonda sigara içiyordum. Kendime geldiğimde çocuğun yanındaydım ve kemerimin arasında bir bıçak vardı. Bıçağı nasıl aldım çocuğun yanına ne zaman gittim farkında bile değilim. Son anda kendime gelip sinirli bir ses tonuyla çocuğa bağırdım. Eve geldiğimde kendimi aynada tanıyamadım. Gözlerim kan çanağı olmuştu.
Hiçbir zaman sizden daha güçsüz birine durup dururken zarar vermeyin.
submitted by kolpaci to KGBTR [link] [comments]


2020.03.11 09:16 Hakankoltuk Bursa Koltuk Yıkama Fiyatları

Bursa Koltuk Yıkama Fiyatları

Evlerde bulunan koltukların zaman içinde tozlanması muhtemeldir. Bu durum karşısında hem ortamın hijyeni hem de koltuğun uzun ömürlü olması açısından dikkatli bir şekilde temizlenmesi gerekir. Bunu en iyi şekilde yapacak olan koltuk yıkama bölgeleri sayesinde sizler uğraşmadan en kısa sürede bu ürünler temizlenmiş olur. Bursa koltuk yıkama fiyatları bu hususta sürekli olarak takip edilen ve incelenmesi gereken bir durumdur. Bölgede sağlamış olduğumuz destek sayesinde koltuklar en uygun koşullarda temizlenecektir. Eksiksiz bir şekilde sağlanmış olan fırsatlar sayesinde en ufak sorun ortaya çıkmaz. Bu hususta firmamızdan destek almanız her açıdan uygun olacaktır.

Bursa Koltuk Yıkama Hizmetleri

Koltukların belirli ömürleri vardır. Düzenli olarak temizlenip yıkanması hem şık görünümleri hem de uzun ömürlü olmaları sebebi ile önemlidir. Özellikle evlerde bulunan birçok koltuk modelini eksiksiz ve sorunsuz bir şekilde temizleyen ekiplerimiz en ufak sorun ortaya çıkmadan ürünleri sizlere teslim eder. Yıkama sırasında ortaya çıkabilecek tüm sorunlar incelenir. Ekiplerimiz bu hususta sorun yaşanmaması için dikkatli bir şekilde çalışır. Koltukların yıkanma ihtiyacı leke bulaşması ya da tozlanması için olacaktır. Bu hususta iyi bir firma ile çalışarak sorunsuz bir şekilde temizlik desteği almanız muhtemel olacaktır. Ekiplerimiz bu konuda son derece titiz çalışmakla beraber memnuniyeti için sizlere hizmet sağlıyor.

Koltuk Yıkamada Önemli Detaylar

Koltuk yıkama işlemlerinde özellikle işlemi yapan kişinin dikkat etmesi gereken birtakım husus vardır. Bunlardan ilki sorunsuz ekipman kullanılmasıdır. Herhangi bir sorun oluşmaması ve işlemlerin daha verimli yapılması adına kullanılan tüm hijyen malzemeleri eksiksiz bir şekilde temizliği tamamlamalıdır. Günümüzün yaygın unsurlarından olan koltuk yıkama hizmetleri sayesinde sorunsuz bir şekilde destek almanız mümkün olacaktır. Bursa koltuk yıkama fiyatları bu konuda insanların merak ettiği ve araştırdıkları konulardan birisidir. Firmamızın verimli çalışmaları sonucu en ufak sorun ortaya çıkmayacaktır. Koltukların derinlemesine temizlenmesi önemli bir konu olmakla beraber sizleri her daim memnun etmeyi amaçlıyoruz.

Koltuk Yıkama Aşamaları Önemlidir

Koltukların evlerde yıkanması oldukça zordur. Bu sebeple ortaya çıkan koltuk yıkama destekleri bu hususta hizmet almanıza olanaklar sunar. Özellikle iyi bir temizlik ve yıkama için koltukların dikkatli şekilde incelenmesi gereklidir. Öncelikle ürünler üzerindeki tozlar alınmalıdır. Daha sonra tamamı ile yıkama işlemi yapılmalıdır. Bu konuda dikkatli davranılmalıdır ve ortaya çıkabilecek sorunların önüne geçilmelidir. Özellikle sağlanılan fırsatlar neticesinde sorunsuz bir şekilde destek almanız mümkün olacaktır. Bursa koltuk yıkama fiyatları ile de bu konu desteklenmektedir. Son derece güzel bir konumda yer alan fiyatlar sayesinde uzun süre kullanacağımız koltuklarınızı en hijyenik hale getirmekteyiz. Bu durum son derece önemli bir konu olmakla beraber evlerin daha iyi görünmesini de sağlar.

En İyi Koltuk Temizleme Hizmeti

Koltukların temizleniyor olması özellikle ev hanımları için önemlidir. Özellikle evlerde bulunan bu koltuklar düzenli olarak yıkanmalıdır. Bu sayede rengindeki canlılık ortaya çıkacaktır. Firmamız bu konuda oldukça kaliteli hizmetler sunar. Özellikle koltukların daha temiz ve canlı görünmesi için yapılan bu işlemler sayesinde en ufak sorun ortaya çıkmaz. Ekiplerimiz işlerinde oldukça titiz çalışırlar. Bu yönden son derece önemli bir hizmet olan bu durum sayesinde iyi bir hizmet almanız önemli olacaktır. Koltuklar üzerinde bulunan toz ya da kirler insanları zor duruma sokabilir ve bu durum rahatsız hissetmenize neden olabilir. İnsanların en büyük sorunlarından biri olarak karşımıza çıkan zor lekelerdir.Bu durum koltuk temizliğinin kaliteli olmasını gerektiren hizmetler içine girer.

Koltuk Yıkamanın Avantajları

Koltuk temizleme hizmetleri sayesinde çok uzun sürelerinizi alacak olan bu durum sorunsuz bir şekilde tamamlanır. Koltuk yıkamanın avantajları olarak eski ve kirli görünümlü olan koltuğun taze görünüşüne tekrar kavuşması sayesinde çevrenizdekiler koltuklarınızı yeni gibi görecektir. Ayrıca bizim tarafımızdan temizlenen koltuklar yıllar boyu kullanabilme ömrü sunar. Bu sayede tekrar mobilya veya koltuk almak zorunda kalma durumundan kurtulursunuz. Bursa koltuk temizleme fiyatları sayesinde bu hizmetlere insanların ulaşması çok daha kolaydır. Özellikle temizleme işlemleri sırasında koltuk üzerinde en ufak kir kalmamasına dikkat edilmesi ile bebekler için herhangi bir alerjen durumu söz konusu olmaz. Bu hususta düzenli olarak koltukların temizlenmesi son derece önemli bir konudur. Firmamızın sağlamış olduğu destekler sayesinde alacağınız en iyi hizmetler sizlerde oldukça memnuniyet sağlayacaktır.
submitted by Hakankoltuk to u/Hakankoltuk [link] [comments]


2019.11.16 11:01 GoodFartMachineQ Bu haftaki Miz TV Segment'ini çevirdim, iyi okumalar.

Miz ; "Sence neden, arkada koca bir soyunma odası dolusu adam varken, Fiend sana saldırmayı seçti? Bana ne düşündüğünü söylemeyecek misin? Ben sana ne düşündüğümü söyleyeyim. Bence Fiend senin mental olarak dengesiz olduğunu görüyor, bence senin 10 yıl önce olduğun Superstar olmadığını görüyor. Bence o senin artık YES Movement'a sahip olmadığını biliyor. O senin, kendi içinde yaşadığın kişilik çatışmasını görüyor. Kafanın karışık olduğunu biliyor, senin kim olduğun hakkında hiç fikrin yok, benim senin kim olduğun hakkında fikrim yok, artık kimsenin senin kim olduğun hakkında hiç fikri yok. Sen kimsin Daniel? Ha? Ultimate Underdog musun? Kalabalığı YES YES YES! Diye tezarüat atmaya teşvik eden mi? Yoksa sen, YENİ Daniel Bryan mısın? Hani şu çevreci olan, insanlara durmadan geri dönüşüm yapmalarını söyleyen mi? Gerçek şu ki, bence Fiend senin mahfolmuş durumda olduğunun farkında ve bence, Daniel Bryan'ı bitiren kişinin kendisi olmasını istiyor."
Daniel ; "Bray hakkındaki tüm o konuşmanın yanı sıra, benim sessiz kalma sebebim çünkü MizTV boktan bir şey. Miz TV herzaman boku yemiş durumdaydı, ama sen haklısın, sen haklısın. Ben 10 yıl önceki Daniel Bryan değilim, ben YES! Movement'ın lideri değilim, hatta belki evet mahfolmuş durumdayım ve kesin olarak mental olarak düzgün dengesizim. Ama önceyle şuanda aynı kalan tek bir şeyim var."
"Hırs.."
"Benim tüm zorlukların üstesinden gelip, Wrestlemania 30 Main Eventine gitmemi sağlayan hırs, benim 3 yıl boyunca----"
Miz ; "Biz zaten bunlar---"
Daniel ; "KAPA ÇENENİ! KAPA ÇENENİ! ÇÜNKÜ SEN ANLAMIYORSUN! ONLARDA ANLAMIYOR! HIRSIN ZİHİNSEL DENGESİZLİKLE BİRLEŞİNCE NE OLACAĞINI!? NEYDEN BAHSETTİĞİMİ ANLIYOR MUSUN?! HAYIR ANLAMIYORSUN! O ZİHİNSEL DENGESİZLİK, BENİM YES MOVEMENT'I ÖLDÜRMEMİ SAĞLADI. HEMDE ONU DAHA YILLARCA KULLANABİLECEKKEN! ÇÜNKÜ SEN ÖYLE YAPARDIN! O ZİHİNSEL DENGESİZLİK BENİM BİR ADAMIN TAŞŞAKLARINA TEKME ATIP WWE ŞAMPİYONU OLMAMI SAĞLADI! SEN O ZİHİNSEL DENGESİZLİĞİN BU TARZ BİR HIRSLA BİRLEŞİNCE NE OLACAĞINI ANLAYAMAZSIN!"
"Sen anlayamazsın ama Bray Wyatt? O anlar. O da dengesizin teki ve biz onun gibi bir şeyi daha önce görmedik. Biz onun Bray Wyatt ya da Fiend olduğunu bilmiyoruz, kimin ya da neyin kontrolde olduğunu bilmiyoruz. O dengesiz, zihinsel olarak sorunlu. Ve bende öyleyim, aynı zamanda zihinsel olarak dengesiz biriyle savaşması için zihinsel olarak sorunlu birinden daha----"
FIREFLY FUN HOUSE INTRO.
Bray ; "Selam Daniel! Yo! Biri orada değilken o kişinin arkasından konuşmak kabalıktır! TERBİYEN NEREDE SENİN!? Kafanın karışık olmasının ne kadar korkutucu olduğunu biliyorum. Belkide bu o yüzden bunu yapmıştır, seni korkutmak için! HAHAHAHAHHAHA! Belkide, belkide o bunu sana ne yaptığını hatırlatmak için yapmıştır, hatırlıyorsun değil mi? Çünkü bence o, kesinlikle hatırlıyor. YA DA BELKİ O SADECE SENLE OYNAMAK İSTİYORDUR! YOWIE WOWIE! OYUNCAKLAR! BAKALIM BURADA NE VARMIŞ!?---"
"Evet...."
"HAHAA! Bak bu güzel.."
"Ama bu benim, en sevdiğim yeni oyuncağım. GELİP OYNAMAK İSTER MİSİN!?! Tek yapman gereken o tek sihirli sözcüğü söylemek. Hadi Daniel, söyle işte. Bunu istediğini biliyorum."
Daniel ; "Hayır."
Abbie The Witch ; "Evet."
Daniel ; "Hayır."
Mercy The Buzzard ; "Evet."
Daniel ; "Hayır."
Huskus ; "Evet!"
Daniel ; "Hayır."
Rambling Rabbit ; "EVET!"
Daniel ; "Hayır, hayır. Ben arkaya gelip sen ve kuklalarınla oynamayacağım. Çünkü ne yapmaya çalıştığını anlıyorum, beni manipüle etmeyi deniyorsun, insanları manipüle etmeyi deniyorsun. Ama ben bir kukla değilim, artık sen misin? Ya da Fiend mi? Bana saldıran kimse, benimle sorunu olduğu belli. Yani kavga etmek istiyorsan, hadi edelim. Ama bunu yapacaksak, Universal Kemeri için yapalım, yani Bray sen ne diyorsun?"
Bray ; "O halde Bryan, demem gerekki. YES! YES! YES! YES! YES! YES! YES! YES! YES! YES! YES! YES! HAHAHAHA! YES!"
submitted by GoodFartMachineQ to HotTagTurkey [link] [comments]


2019.07.02 08:14 flatartagency Vangölü Ekspresi İle Keyifli Bir Seyahat

Vangölü Ekspresi İle Keyifli Bir Seyahat
Vangölü Ekspresi Ankara ile Tatvan arasında sefer yapmakta olan, dağların yamaçlarından, doğal güzelliklerden süzülerek geçen TCDD Taşımacılık ana hat trenlerinden biridir.

https://preview.redd.it/xg1fa1d11u731.jpg?width=1000&format=pjpg&auto=webp&s=fc080037186d8031a9cfd05e80ff46429d41d82e
Van’a keyifli bir seyahat ile gitmek isteyen ve seyahatinden tat almak isteyenlerin ilk tercihi arasında yer alan Vangölü Ekspresi konforlu ve güvenli yapısı ile sizlere adeta eşsiz güzellikte bir seyahat imkânı sunmaktadır. Ekspres ile seyahat eden yolcular, baharın gelişi ile birlikte yolculuk boyunca rengârenk ormanları ve çiçekleri görebilirler. Aynı zamanda Vangölü Ekspresi ile seyahat halinde Van Gölü’nün eşsiz manzarasını izlemenin yanında, Nemrut Dağı’nın yüceliğini ve Muş Ovası’nı da gözlemleyebilirsiniz. Doğal güzelliklerin ve dağların yamaçlarından süzülen bu seferi yerli ve yabancı pek çok turist tercih etmektedir.
Vangölü Ekspresi İle Renk Cümbüşü
Vangölü Ekspresine Ankara’dan bindikten sonra sırasıyla Kırıkkale, Kayseri, Sivas, Malatya, Elazığ, Bingöl ve Muş güzergâhı üzerinden Bitlis’in Tatvan ilçesine varırsınız. Vangölü Ekspresi şehrin tamamlayıcı unsurları arasında yerini almaktadır. Farklı illerden pek çok kişi bu eğlenceli tren seyahati ile hem keyifli hem de ekonomik olarak Van’a seyahat etmektedir. Vangölü Ekspresi ile ilk olarak Muş Garı’nda inen yolcular, bahar aylarında rengârenk ağaçların ve çiçeklerin yer aldığı Muş Ovası’nın güzelliklerini gözleriyle görebilirler.
Vangölü Ekspresi İle Doğal Güzellikleri Keşfedin
Muş’tan sonra Bitlis’e gelen yolcular Bitlis’in yemyeşil tabiatının yanı sıra Nemrut Dağı, Atatürk Dağı ve Van Gölü’nün eşsiz manzarasının tadını çıkartabilirler. Vangölü Ekspresi toplamda 8 vagondan oluşmakta ve 320 yolcu taşıma kapasitesine sahiptir. Doğa ile iç içe yapılan bu seyahatte, bol bol fotoğraf çekebilir ve en güzel kareleri yakalayabilirsiniz.
Doğa İle İç İçe Bir Seyahat
Vangölü Ekspresi haftanın iki günü Ankara- Tatvan arasında yolcu taşımaktadır. Bu nedenle de bu iki günde çok fazla sayıda yolcu bir arada keyifli bir seyahat imkânını yakalar. İlginin de oldukça yoğun olduğu bu ekspreste, doluluk oranı oldukça fazladır. Hafta sonu tatilinizi veya yıllık tatiliniz Van’da geçirmeyi düşünüyorsanız, tatilinizi daha eğlenceli kılmak adına Vangölü Ekspresini tercih edebilirsiniz. Hem keyifli bir yolculuğun tadını çıkartabilir hem de tüm doğa güzelliklerini canlı olarak gözlemlemenin keyfine varabilirsiniz. Özellikle de Elazığ, Muş ve Tatvan arasında manzara oldukça güzeldir. Ekspres özellikle de seyahat tutkunlarının ve doğaseverlerin ilgisini oldukça fazla çekmektedir.
Doğanın İçinden Geçerek Tatvan’a Yolculuk
Tren seyahatlerinin olmazsa olmazı tabii ki doğanın içinden geçerken dışarıyı camdan izlemektir. Özellikle köprülerden ve ağaçların arasından geçerek ilerleyen pek çok resme, fotoğrafa ve hatta film karelerine şahit olmuşuzdur. İşte Vangölü Ekspresi tam olarak yolcularına bu güzellikleri yaşatmaktadır.
Yolculuk Van’a kadar bir gün sürmektedir. Tren içerisinde yatma ve restoran imkânları olduğu için ev sıcaklığı sizlere sunuluyor. Vangölü Ekspresini sizinler seyahat eden eviniz gibi düşünebilirsiniz. Herkesin denemesi gereken bu seyahatte doğanın içinden geçerek ilerliyorsunuz. Hayatınızda unutamayacağınız bir deneyime canlı olarak şahit oluyorsunuz. Vangölü Ekspresi ile hem konforlu hem de unutulmaz bir denetim yaşayan kişiler bir sonraki Van seyahatlerini yine Ekspresi ile yaptıklarını sık sık dile getirmektedirler.
Konforlu Vangölü Ekspresi
Vangölü Ekspresi yolcularına pek çok ayrıcalığı da seyahat sırasında sunmaktadır. TCDD Taşımacılık tarafından itina ile düşünülmüş olan pek çok ayrıntı ve hizmet tren içerisinde yolcuların konforu için sunulur. Trende kuşetli, pulman ve kompartıman tipinde vagonlar yer almaktadır. Hijyen ve temizlik şartlarına maksimum düzende dikkat edilmekte ve gereken önem verilmektedir. Odalar ideal boyuttadır, yataklar ve pulman koltuklar ergonomik düzeyde üretilen rahat koltuklardır. En önemlisi de sarsıntısız şekilde ilerleyen yolculukta dilerseniz kesintisiz uyuyabilir, dilerseniz de manzaranın tadını çıkartabilirsiniz.
Sevdiklerinizle Eğlenceli Bir Seyahat
Oldukça popüler olan seferlerden biri haline gelen Vangölü Ekspresi özellikle de eşinizde, dostunuzla birlikte keyifli bir seyahat imkânını da sizlere sunmaktadır. Kompartımanları ve kuşetli vagonları ile bu imkânı sunan ekspreste hoş sohbetler edebilir, lezzetli yemekler yiyebilir, şarkılar söyleyebilir ve eğlenceli fotoğraflar çekebilirsiniz. Haftanın iki günü sefer düzenleyen ekspresten grup halinde alacağınız biletlerde indirim oranı da kazanırsınız. 12 kişilik gruplarda grup indirimi uygulandığınızı unutmayınız. Bu sayede hem konforlu hem eğlenceli hem de uygun fiyatlı bir seyahat imkânını yakalamış olursunuz.
Vangölü Ekspresi İle İlk Tren Deneyimi
İlk tren deneyimini Vangölü Ekspresi ile yapanlar seyahatten çok memnun kaldıklarını, doğal güzelliklerin içinden geçerken büyülendiklerini ve sadece bir seyahat değil aynı zamanda görsel bir şölen de yaşadıklarını söylemektedirler. Bu nedenle eğer hala Vangölü Ekspresi’nin uzun süreli olduğunu ve sıkılacağınızı düşünüyorsanız. Bir daha düşünün deriz.
Vangölü Ekspresi İle Özel Seyahat Deneyimi
Vangölü Ekspresine trenin güzergâhı içerisinde yer alan tüm istasyonlardan binmeniz mümkün. Bineceğiniz saatten 15 dakika kadar öncesinde istasyonda olmanız geç kalma durumunuz açısından daha temkinli bir deneyim olacaktır. Tren içerisinde yer alan büfeden çikolata, atıştırmalık, içecek vb. çeşitli sayıda yiyecek alabilir ve bu özel seyahatin tadını çıkartabilirsiniz. Tren yolculuğu sırasında kitabınızı okuyabilir, doğa manzarasına karşı kahvenizi içebilir ya da kulaklığınızı takarak kendinizi müziğin kollarına bırakabilirsiniz. Unutmayın ki her tren deneyimi size farklı bir bakış açısı ve tat yaşatacaktır. Farklı bir atmosfer içine girdiğinizi ve seyahatiniz boyunca dünyadan koparak yalnızca gördüğünüz güzellikleri deneyimlemenin keyfini çıkartabilirsiniz.
Sıcak Atmosferi İle Vangölü Ekspresi
Vangölü Ekspresi sıcak atmosferi ile sizleri sarıp sarmalayacaktır. Daha önceden ekspresi kullanmayanlar bu deneyimi büyük bir şaşkınlık ve farklılık ile yaşarken, daha önceden ekspresi tercih etmiş olanlar önceki seyahatlerinden farklı olan ayrıntıların peşine düşecektir. Uzun süreli olan bu yolculuk size otobüs ve uçak seyahatinizden daha fazlasını katacaktır. İnsanları nasıl vakit geçirdikçe daha çok tanırsanız, şehirleri de, o şehirlere tren seyahati yaptıkça tanırsınız. Ev ortamı gibi sıcak olan bu atmosfer içerisinde buzdolabınız, yataklarınız, priz, lavabo vb. pek çok ihtiyacınız için ayrıntılar tek tek düşünülmüştür. Her şeyi rahatlıkla kullanabilir ve bu sırada doğanın içinden geçebilirsiniz. Güzellikleri deneyimlemek ve görmek bu tren seyahatinizin sonunda elinizde kalan şey olacaktır.
Kışın Vangölü Ekspresi Seyahati
Vangölü Ekspresi her mevsim farklı tat alacağınız bir eksprestir. Baharın rengârenk cümbüşünü görebilir, karın efsanevi beyazlığı içerisinde masumiyeti görebilirsiniz. Kış zamanında tren seyahatleri bambaşka bir tat vermektedir. Kültür turizmi olarak da Vangölü Ekspresi daha fazla gelişmeye devam etmekte ve bu yolculuğun eşsiz güzelliği herkese ulaştırılmaya çalışılmaktadır. Konforlu ve güvenilir bir seyahatin yanında ekspresi tercih edenlerin çoğu doğal güzellikleri yerinde deneyimlemektedir. Bir sonraki Van seyahatinizi sizlerde Vangölü Ekspresi ile yapmak isterseniz veya Vangölü Ekspresi ile farklı bir deneyim yaşamak için Van’a gitmek isterseniz online bilet alma sistemi üzerinden biletinizi alabilir veya rezervasyon yaptırabilirsiniz. Bu eşsiz deneyimi tam vaktinde yaşamak için karın yağmasını bekleyebilir veya çiçeklerin açma vaktini bekleyebilirsiniz. Yılda iki sefer yapacağınız bu kültür turizmi seferini farklı zamanlarda yaparak iki yolculuk sırasında da farklı şeyleri keşfetmenin keyfini çıkartabilirsiniz.

Kaynak : http://www.tcddtasimacilik.gov.tkesfet/15/
submitted by flatartagency to u/flatartagency [link] [comments]


IRON AGE  Dawn Of Man Issız Adada Tek Başlarına Yaşayan ŞANSLI İNSANLAR - YouTube Asansörde kalma MARKETTE İNSANLARI KIŞKIRTMA ŞAKASI - YouTube At kafası gibi giyinip insanları kandırıyorum - YouTube KÖTÜ İNSANLARA KARŞI HAYATTA KALMAK İÇİN EV YAP! - Roblox ... İLKEL DOĞAYA KARŞI HAYATTA KALMA TAKTİKLERİ - YouTube Asansörde kalma clınç - YouTube EN HIZLI ÇALIŞAN İNANILMAZ İNSANLAR ! - YouTube DOĞADA KURBAĞA YİYEREK HAYATTA KALDIM!! - YouTube

Hayatta Kalma Filmleri - En İyi 50 Listesi - Şukela List

  1. IRON AGE Dawn Of Man
  2. Issız Adada Tek Başlarına Yaşayan ŞANSLI İNSANLAR - YouTube
  3. Asansörde kalma
  4. MARKETTE İNSANLARI KIŞKIRTMA ŞAKASI - YouTube
  5. At kafası gibi giyinip insanları kandırıyorum - YouTube
  6. KÖTÜ İNSANLARA KARŞI HAYATTA KALMAK İÇİN EV YAP! - Roblox ...
  7. İLKEL DOĞAYA KARŞI HAYATTA KALMA TAKTİKLERİ - YouTube
  8. Asansörde kalma clınç - YouTube
  9. EN HIZLI ÇALIŞAN İNANILMAZ İNSANLAR ! - YouTube
  10. DOĞADA KURBAĞA YİYEREK HAYATTA KALDIM!! - YouTube

Süper markette insanların alışveriş sepetlerine el koyma şakası yaptık ve tepkilerini ölçtük. Videoyu beğendiyseniz yorum ve like atmayı, kanala hala abone d... Merhaba,Bugün İLKEL ŞARTLARDA DOĞADA HAYATTA KALMA TAKTİKLERİ ! videomuz ile karşınızdayız.Bu video da ilkel şartlarda yaşam teknikleri ile doğada yaşam aya ... Hığhycl KANALA ABONE OLMAK İÇİN TIKLAYIN: http://goo.gl/wcwC5x ----- SOSYAL ME... Merhaba,Bugün EN HIZLI ÇALIŞAN İNANILMAZ İNSANLAR videomuz ile karşınızdayız.Bu video da insanlar kendi meslek lerinde usta olmuş ve işlerinde inanılmaz hızl... DOĞADA KURBAĞA YİYEREK HAYATTA KALDIM!! videomuz sizlerle. arkadaşlar bugün Doğada hayatta kalma serimize yeni bir soluk getirerek işin profesyoneli doğa bil... Hangimiz zaman zaman doğanın ortasında herkesten uzakta yaşamak istemedik ki ? Hiç bir günlük tasanın olmadığı özgür bir dünya. Deniz kum ve güneş. Şİmdi bun... Simon’s GOLDEN BUZZER: Fayth Ifil is ROLLIN’ all the way to the Semi-Finals! BGT 2020 - Duration: 6:40. Britain's Got Talent Recommended for you. New Enjoy the videos and music you love, upload original content, and share it all with friends, family, and the world on YouTube. İlk modern insanın yerleşimini kontrol altına alın, hayatta kalma mücadelelerinde ilk insanları yönlendirin. Dawn Of Man, Planetbase'in yaratıcılarından bir hayatta kalma / şehir kurma ...